Aralık 06, 2010

Sarhoştum Hatırlamıyorum. Bir Rezaletin Anatomisi, Psikolojisi ve neler neler:p

Tshirt sloganının gerçeğini yaşadım bizzat. Neden bu kadar utanç verici bir şeyi paylaşıyorum bilmiyorum, fazla hikayesi olmayan sıkıcı bir insanın kendini sıradanlıktan kurtarma çabası da denebilir kanımca.

Eğlenecektim 2 güzel dj'i dinleyip, dans edecektim, yeni insanlarla tanışırdım belki, evet oldu bunların hepsi ama sadece gecenin yarısına kadarki dilimde. Sonrası mı? Hatırlamıyorum. Yemin ediyorum magazin programlarında "ibretlik" diye gösterirler beni.

Neden bu kadar karıştırdım midemi, kaç yaşıma geldim hala öğrenemedim mi ağzımla içmesini, bir genç kadının kendisini kontrol edemeyecek kadar kafayı bulması ne kadar mantıklı, o kadar hevesle hatta tabiri caizse ağzının suyu akarak beklediği Markus Schulz'un performansını yarım yamalak izlemek bana "mal" damgası vurulmasını az kılar mı falan feşmekan....

Mekandaki koltuklardan birine çöktüm, bir daha kalkamadım, taa ki taxi gelene kadar. Kızın biri vardı bana yardımcı olan, mekan çalışanı olabilirdi, neyse ki yaşadığım semti çok iyi bilen biriymiş ki beni yormadan adresi taxiciye tarif etti, bir baktım gelmişiz eve, "ne kadar tuttu" dedim, "18 lira" dedi, adama çantadan 20lik uzattım, 2 lira üstü bile verdi, acıdı halime. Halbuki ben onun yerinde olsam sarhoş karının tekinden yararlanmayı düşünebilirdim. Apartmana nasıl girdim, kapıyı açıp yatağa attım kendimi, anımsamıyorum.
Gerçekten bir yerden sonra kopuk kopuk gece, tüm gün boyunca boşlukları doldurmaya çalıştım ama şerit hasar görmüş neticede, başarılı olamadım.

Öğlen uyandım ve ilk farkettiğim şeyler, kıyafetimle yatağa girmiş olduğum ve ağzımdaki kurumuş kusmuk tadıydı. Önce ceketime ve çantama baktım. Bnm ceketimmiş, çantamda da birşey eksik değildi-ki içinde kredi kartım, param ve kimliğim vardı- Sonra ev anahtarını dün kapıda unutmadım inşallah diyerek anahtarımı aradım, başarılı:) Hiiiii yüzüklerim nerde, hah burda. Derin bir nefes verme.

Limon-tuz-soda triosuna başvurma, çabuk beni iyi et, 2 saat sonra mesaim başlayacak yalvarması. Beynimde filler sikişiyor Kamil. Ama nafile, tüm gün yaşayan ölü gibiydim, makyajsız, saçlar süpürge, özensizlik akıyordu her tarafımdan. Aynaya bakamadım hiç.

Acayipti. Kendi eğlencemin içine ettim. Şanslıydım düşündüğümde ama, gözlerimi hiç bilmediğim bir yerde, başıma kötü birşey gelmiş halde de bulabilirdim. Herşey mümkündü. Gerçekten banyomda bir kaplan, dolabımda bir bebek, ağzımda da eksik bir dişle uyansam garipsemezdim, o kadar yani. Dün gecenin rezilliğini unutana kadar bir müddet evden çıkmasam fena olmaz gibime geliyor.
Tepkiler:

Ekim 28, 2010

dolap temizliği ve ilk walkman anıları vs.

dolapta ha bugün giyerim, ha yarın dediklerim mi yoksa "kilo versem güzel olur bu bende" parçalar mı, bir sürü ıvır zıvır ayıkladım. Aslında cimriliğime gelse bazılarını atmazdım bile. Sonuçta sadece evde giydiğim dizi çıkmış, poposu sarkmış, rengi kaçmış aşorfmanlarım, kimisi taa ortaokuldan kalmış oversize -kendime güvensizliğimle alakalı- kiloları saklama amaçlı bulundurduğum t-shirtlerim mi dersin bir sürü şeyi torbalara doldurdum, anneme verdim, o da gündeliğe gelen ablaya versin diye. Nerden estiyse dolabımı temizleyesim geldi. Sonra biraz daha ne atabilirim de alanı genişletebilirim diye düşündüm ve alt çekmeceye dadandım ama orada güzel hatıralar vardı, pek birşey atamadım.

Geçenlerde Sony'nin kasetçalar walkman üretimini durdurduğunu okuduğumdan beri o dolapta öksüz mahzun duran walkman'im daha değerlenmiş gibi geldi. Ama şimdi yatmadan önce kulağıma mp3 player'dan birşeyler yüklemek yerine walkman tercih etmek de bir değişik geliyor ne yalan söyliyim. O kadar da çabuk alışıyor insan teknolojiye. İlk walkman'imi aldığım zamanı hatırlıyorum. Babamla sanırım Eminönü'ne mi gitmiştik ne, o her zaman bilir neyi nerden ucuza alacağımızı. Bir de kaset almıştık tabi, İzel'in ilk albümüydü:) Tv'nin karşısına geçip odada kimse yokken kliplerdeki hareketleri tekrarladığım yıllar:))) Tabi ondan sonra Ricky Martin, Britney Spears, N'sync çıktı da dans ve kareografi neymiş yavaştan öğrendik, sonra da elimizi ayağımızı çektik tabi o taraklardan:))

Sevimli Vosvos'ların üretiminin durdurulduğunu okuduğumda da hüzünlenmiştim, ki bir kez bile binmedim ya da sürmedim. Herhalde birşeylerin eskimesi ya da aşina olduklarının artık müzelik olmaları gibi durumlar biraz da bizim zamanımızın geçtiğini ve yakında kendimizi de o müzeye koymamız endişesini doğurabilir diye de bilinçaltım beni o şekilde uyarıyor olabilir, emin değilim. "Lale devri çocuklarıyız biz, zamanımııız geçmiş" diyerek bitiremem yazıyı elbette.

O kadar pis bir hava var ki dışarıda, rüzgar kaç kilometre bölü saat esiyorsa artık, seni beni yağmuru ya da önüne ne gelirse katıp götürmeye hazır. Ve bu hava, zamanında bana aşk acısı çektiren zat'ın belki bir ihtimal beni arar ve içinde kalmış aşkını ve artık söylemezse bu acıyı kaldıramayacağını belirten telefon aramasını ve mesajını ve e-mailini beklerken kıvrandığım ve camdan dışarıyı izlerkenki havanın aynısı. 1 sene geçmiş neredeyse. her acı azalıyor sonunda ama sabır öyle söylendiği gibi gökten fln inmiyor, sanki ben sabır satın almak için benden birşeyler vermişim karşılığında gibi algılıyorum durumu. Neler götürdüyse artık, hatırlamıyorum bile, insan yokluğa da alışıyor.

O zamanlar sabah saat 8de fln yatardım, akşam 5te kalkardım, her seferinde bitirme projem için "bugün 6-7 makale bitiricem, özetlerini çıkarıcam, erken yatmayı alışkanlık haline getiricem, hayatımı düzene sokacağım, bugün dışarı çıkıp biraz yürüyeceğim" gibi kararlar alıp uymazdım hiçbirine. 10 günde bir hatta 2 haftada bir dışarı çıkardım, evden dışarıya adımımı atmazdım, sıkıntılarım içinde boğulur, kendimi ve de etrafımdaki insanları kandırır, evin içinde volta atardım. Sadece 1 sene önceydi. O kadar uzak geliyor ki. Ama bir yandan da düşünüyorum, kimine göre küçük, kimine göre büyük adımlar attım, ancak ben kendimi son 1 senede ne kadar değiştirebildim, bana yetersiz geliyor. Her zaman kendimi küçük görürdüm, başkalarıyla kıyaslardım, küçükken hiç mi övüp pohpohlamamışlar beni, hatta annem bana ilkokuldan beri "sende aşağılık kompleksi var" fln derdi. "Ben bir psikoloğa fln mı gitsem acaba hayatımdaki şu kördüğümlerden kurtulmak için" diye düşündüm geçenlerde yolda yürürken, gene aklıma nedensiz yere düştü bu fikir, ayda 2 kez gitsem bile yeterli olur muydu acaba, para yetiştirebilir miyim, tanımadığım bir insana en derin sırlarımı açarken utanıp ağlayacağım ve üstüne para mı vereceğim, veyahut sadece bir saniyelik bir zaman diliminde onun gözlerinde beni eleştiren, küçümseyen, "tam bir kaçık", "sen bunu haketmişsin" vb bakışı görürsem artık sanırım tam bir karadeliğe dönüşür iç dünyam.

Helios adlı grubu yazdım mı aceba bilemedim, çok güzel ambient-electronic tarzda müzük yapıyorlar, kafa dinlemek için birebir. Kitabını al, yatağa kurul, yanında çay-kahve-alkol vs, takıl gitsin uykuya kadar. Neyse iyi uykular hazır saati de gelmişken:)
Tepkiler:

Ağustos 09, 2010

İlk ciddi işim, yani umarım:))

Evvet bebeğim ilk iş günü:))

Çalışanların en az yarısı benden genç, kalanı da zaten 30 yaş altı:) Erkek nüfus fazla olduğu için buradan arkadaşlık ağıma eklemelerde bulunmam daha mimkin geldi bana:)

Ayağıma cici ve süpper şık siyah platform topuklarımı giydim. Bir İngiliz atasözü der ki: "İlk intiba yaratmak için hiçbir zmn ikinci bir şansınız olmaz"
ÖNERİ:8 saat ayakta çalışmanız gerekiyorsa sakın denemeyin:)) Ben öyle hanfendü, çıtı pıtı bir hatun olamadım maalesef, "ahh vahh" diyip kendimi ilk gördüğüm sandalyeye atamadım, sonuçta da suratımı buruşturmamaya gayret ederekten dayandım, yarın babet giyeceğim, isterse takım sildirsinler, hiiiç umrumda değil.

Üni. mezunu bir profosyenel (öfff ne biliyim böyle yazılıyodu sanırım) olarak farkımı belli etmem ve çaylaklığımı saklamam gerekiyordu.( samimicesi bu aslında)

Yalan söylemeyeceğim ya da saklamayacağım, erkeklere şööööle bi alıcı gözle baktım:)) Ne var, dayanamadım, sanki yumurtlamam gerek gibi hissettim:))

Etrafta hakkaten arkadaş potansiyeli taşıyan kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez ama idare ediciyz.

Neyse günlük, pardon blog:)

Öpeyrum, görüşenzi!! ASAP!

(dejenereyim, evet)
Tepkiler:

Ağustos 08, 2010

İlk iş günleri nefreti

Yarın başlıyorum nihayet. Öyle uzuuuuuun bir kariyerim olmadı ama her ne zmn işe başlasam o ilk hafta bnm için iğrenç geçer. Dünyanın en şahane yerinde çalışsam bile değişmez, neden? Sorun sende değil, bende de ondan. Neleri sevmiyorum, maddeleyesim geldi.
  • O klasik durum, hani herkesin kulaklarına kadar sırıtarak "hayırlı olsun" demeleri
  • İlk tanıştığın insanların senin nereli olduğundan başlayıp, ebeveynlerinin memleketleri, meslekleri, belki yaşları, oturduğun muhit (hatta işin bokunu çıkartıp "evin kira mı yoksa size mi ait" soruları), maaşım, daha önce çalıştığım yerler ve ayrıntıları,vs. sorularıyla sinirimi tepeme çıkartmaları [SANA NE KARDEŞİM, SANA NE??]
  • Bu kadar zevzek konuşmalara karşılık bana işyeri hakkındaki rutinden, alışkanlıklardan, öncelikli bilmem gereken şeylerden bahsetmemeleri,
  • Birşeyi yanlış ya da eksik yaptığımda gözleri ile bana memnuniyetsizliklerini bildirmeleri,
  • Ben kendim bu ve benzer bilgileri öğrenmek için bir sürü sorduğumda da isteksiz ve yarım ağız cevap vermeleri (sanki benim müneccim olmam gerekiyormuş gibi),
  • Bayan olduğum için milletin beni baştan aşağı süzmesi ve kendimi ortalık malı hissetmemi başarmaları,
  • Eğer mektepli bir velet olarak, alaylı bir şefe denk geldiyseniz sizi önemsemiyor havalarına girmesi, ve size boktan bir iş yaptırdıkları zaman o zavallı egolarının aldığı tatmini görmek,
  • Yeni gelen vatandaşın, ofisin huyunu-suyunu-düzenini öğrenene kadar birkaç gerizekalının iş kaktırma çabalarına mazur kalmaları
  • Biriyle 5-10 dk. (kabalık olmasın diye) muhabbet kurduktan sonra onun seni kendi seviyesine indirgeyerek neredeyse enseye şaplak duruma getirmesi
  • Sizin bulunduğunuz ortamlarda sizden önce o pozisyonda çalışmış kişi(ler)den sıkça ve "ahhhh, o çok başkaydı cnm" anlamında cümleler kurulması
  • Ve gene benzer bir ortamda yeni geleni, normal bir sohbete dahil etmemek için sadece kendi bildikleri olay ve kişilerden (belki de yüzbininci kez) bahsetmeleri
  • Bunları da geçtim, hele hele şefin sana inceden yavşaması gibi bir durum varsa hakkaten b.ku yidin demektir.
Daha da eklerim hatta sonra bu maddelere birşeyler, ilk iş günü gelsin bakalım, içim sıkıntı dolu.

Bir arkadaşımın lafıydı-ki durumuma en uyan cümledir şu an için: "Su içmiş ejderha kadar endişeliyim!"
Tepkiler:

Ağustos 05, 2010

Rahatsız Edici Filmler- No_3

Salo or the 120 Days of Sodom

1975 yapımı kült sayılabilecek filmlerden bir tanesidir. Filmin müzikleri Ennio Morricone tarafından yapılmış, merak ettim özellikle çünkü filmin başında yazılar görüntülenirken çok tatlı bir müzik vardı, kaçırman imkansızdı. Filmle ilgili birkaç yorum okudum ve böyle hoş bir müzikle, olacağı yazan o olayları bağdaştıramadım.

Mekan: Kuzey Italya
Zaman: 1944-45 Nazi-Faşist dönemler

Kalantor 4 tane amca, bir sürü genç erkek ve kızı ince bir elemeyle seçiyorlar. Seçme sürecinde tümü anadan üryan adayları, gözleriyle muayene ediyorlar. 9ar erkek ve kızı söz konusu malikaneye kapatıyorlar.

Bu seçilenlerin uymak zorunda olduğu kurallar var, mesela dinle ilgili herşeyi kapının dışında bırakmak gibi. Ve kaçmak gibi bir şansları yok çünkü askerler kuş uçurtmuyorlar.

Bu gençlerin tutkularını max. yapmak için birkaç orta yaşlı kadın absürd ama bir o kadar da ahlaksız hikayeler anlatıyor. O kadar aptal şeyler ki ama.... Bu hikayeler anlatılırken 4 kalantor amcamız da o salonda bulunuyorlar. Kah kızlardan birini tuvalete sürükleyip onların idrar yapmalarını seyrederek ruhani tatmine ulaşırken kimi direkt olarak o an canının istediği kız ya da erkek ile cinsel ilişkiye girebiliyor. İşler yavaş yavaş insanın ağzını aaaaa diye açtırtan bir hale doğru ilerliyor. Akşam yemeğinde çırılçıplak bir biçimde servis yapan kadınlar mı dersin, yoksa domalarak kendini becerten kalantor amca mı, tuhaf yaaa....

Az da olsa o yılların psikolojik durumlarından, faşizm saçmalıklarından haberdar olmayan biri olsam kesinlikle bu filme şu yaftaları rahatlıkla yapıştırırdım: "mantıksız" "basitttt" "ıyrenç" Ve daha da sürer gider bu böyle. Bir sürü alt mesajlar ve göndermelerle dolu bir film, anlayana.

Porno filmde bile tırışkadan konu olur (bkz konulu film). İtalyanlar bu film hakkında ne düşünüyorlar acaba?

Cinsel aşağılanma, onur denen erdemin çiğnenip tükürülmesi, işkenceden tatmin olan insanlar...

Kurbanların boyunlarına tasma takılıp köpeklerin yiyecek kaplarında yemeleri, bir parça ekmeğin içine iğneler koyup tasmalı kurbana yedirilmesi ve kan revan içinde bir ağız. İnsan dışkısının gümüş kapaklı tepsilerde sunulması, suratına işenilmesinden haz alan kalantor amca, kadın kılığına girmiş artık kalantorluğundan da şüphe ettiğim kıçının kılı ağarmış amcalar...

Şiddet görüntüleri en sonda, kurallara uymayan kurbanların cezalandırılması esnasında vuku buluyor. Kızın göğsünü ve oğlanın cinsel organını mum ile yakıyorlar, oğlanın dilini kesiyorlar, gözünü oyuyorlar, kızın saç derisini kızılderili usulü bıçakla ayırmaca, çocuğun vücudunu dağlamaca, vs.

Bir daha kimse bana Salo'nun S'sini demesin. Al sana faşizm.
Tepkiler:

Temmuz 26, 2010

Rahatsız Edici Filmler- No_3

                                                     Salo or the 120 Days of Sodom


Tepkiler:

Temmuz 24, 2010

Rahatsız Edici Filmler- No_2

Men Behind the Sun - Hei tai yang 731 (bu da oricinıl ismi)


2. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Caponlar Mançurya'yı işgal ederler ve orada Filo 731 adında bir üs kurarlar. Bu karargahta ordan burdan toplayıp getirdikleri Çinli vatandaşlar üzerinde biyolojik silah denemeleri yaparlar, geliştirdikleri bakterileri insanlar üzerinde deniyorlar, vs.

Caponlar'dan Grotesque adlı filmi izledikten sonra böyle inceden bi tırsmaya başladım, az hasta ruhlu film değildi. Biz bu Capon ırkını, Sultanahmet'te otun bokun fotoğrafını çeken tipler diye bilirdik, sonra geyşalar fln, bi sorun yoktu yani. O yüzden bu filmi izlemeden önce herşeye hazırlıklıydım:)

Bulundukları kampın etrafı elektrikli çit ile çevrili, ve 731 tane gencecik asker buraya eğitilmek ve de deneylere tanıklık yapmak üzere getiriliyorlar. Herşey ama herşey Japon İmparatorluğu'nun büyümesi, önce 2. Dünya Savaşı sonra da -heralde- artık tüm dünyaya hükmetme amacıyla yapılıyor. Şimdi bu işkenceleri sırayla kafamızda canlandıralım:
  • Hatunun birinin ellerini dışarıda -5 derecede 10 saat tutuyorlar. Ellerinin üzerine yerdeki buz tabakasının altından -artık kaç dereceyse- aldıkları suyu belli aralıklarla döküyorlar. Artık bir süre sonra hatun kişisinin ellerinden sarkıtlar iniyor böyle hayvan kadar. Çat çat kırıyor o sarkıtları adam. Sonra hatunu laboratuvara götürüp o donmuş ellerini bir sıvıya batırıyorlar. Doktor denen zalım adam kadının kol derisini hızlıca dirsekten parmaklara doğru sıyırıp atıyor, aklım durdu bu sahnede var ya, kesinlikle beklemiyordum, şok oldum. Üstteki foto da bu deneyden.
  • Bir adamın ellerini laboratuvar ortamında -196 dereceye soğutup sonra o donmuş parmakları çaaat çaaat diye kırıyor zalımlar çetesi.
  • Bu da çok bomba bak. Adamın birini çıplak halde basınç odasına atıp basınç manyağı yapıyorlar. Adam bir deri bir kemik giriyor. Bir bakıyorsun besili domuz gibi oluyor bir yerden sonra. Ben adamın kafası patlar diye beklerken birden adamın anüsünden bağırsaklar fışkırıyor, ben hayatımda böyle manyak film görmedim hocam:)
Başta kimi askerler sadece görev ve disiplin anlayışı gereği insancıl bakmıyorlar olaya. Yapılanların ne kadar hasta ve sayko oldukları neden sonra kafalarına dank ediyor. Düşünmeyi tamamen unutmaları emredilmemiş daha. Zamanla insan olduklarını hatırlıyorlar tabi.
  • Kediseverseniz eğer, iğrenç bir sahne sizi bekliyor, dayanması zor, çok vahşi.
  • Yok ben sıçanseverim diyorsanız, bir başka sahnede de onlar tahtalıköyü boyluyor.
Atom bombaları atılıp savaş sona erdikten sonra, bütün deneylerin sonuçlarını yakıp geride yapılan rezilliklere dair tek bir kanıt bırakmamak (deney sonuçları düşman eline geçmesin, başkaları faydalanmasın) için tüm üssü yakıp yıkıyorlar, ve ülkeleri Caponya'ya geri dönüyorlar. Haa kendileri de faydalanmış olmuyorlar o deneylerden tabii ki, kendileri ve belki ilerisi için bile saklamıyorlar deney sonuçlarını, bu açıdan baktığında o kadar Çinli bir hiç uğruna işkence edilip korkunç şekillerde öldürülmüş oluyor. Herşey o kadar basit aslında, sanki birkaç bin Çinli yeryüzünden siliniyor gibi geliyor film bittiğinde.

Yer yer çok zorlayıcı bir filmdi, itiraf etmeliyim. Eğer bunlar hayalgücünün labirentlerinden çıkmayan bir yönetmenin başının altından çıksa o zaman "amaaaan sen de" diyip geçerdim ama tüm yaşananların gerçek olduğunu biliyorsun ya, o zaman sarsılıyorsun hacı. Gerçekten beğendim, "vuhuuu, o neydi be öyle" dedirtti, o sebeple 5 üzerinden 5:)


Tepkiler:

Temmuz 23, 2010

Müzeyyen Senar, yalnızlık, alkol, püfür püfür balkon

İnsanın onu dinledikten sonra aşk acısı yüzünden (hep terk, kavuşamayan sevgililer, karşılıksız aşk, vs temaları) kabzası işlemeli eski model bir tabancayı şakaklarına dayamak ve "elveda zalim dünya" demek istiyor. Aşk ölmek için asil bir neden. İnsanların yaz aylarında ilişki oranlarının artmasında bu güzel yaz akşamlarının büyüleyiciliği olsa gerek.

Sertab Erener'in konseri varmış. Gitmek istesem de gitmemem gerek. Çünkü çok güzel söylüyor, kalbime dokunuyor bazı şarkıları, insanların ortasında ağlamaktan nefret ederim ama kimseye birşey belli etmemek için de kasılıp kalamam. Duygusalizm başa bela, valla da billa da iyi bok değil. Duygusuz, ruhsuz, soğuk bir kaltak olsaydım keşke...
Tepkiler:

Temmuz 20, 2010

Rahatsız Edici Filmler- No_1

Netteki "most disturbing movies of all time" tarzı sitelerden bulup izleyeceğim filmler bunlar, çoğunun adını dahi duymamıştım önceden. Haa, noldu izledim, boyum uzamadı, ben daha fenasını yaparım gibi düşüncelere de kapılmadım. Herkesin izlediği değil de kenardaki o keşfedilmeyi bekleyen filmlere el atmak istedim, o kadar. Hepsini izleyip postalayacağım ara ara.

Murder-Set-Pieces
2004 yapımı. Berbat oyuncularla dolu inanılmaz banal bir film. "Kötü olduğunu anlamak için sonuna kadar izlemenin gerekmediği filmler" kategorisine de girebilir aslında. Sadece işkence sahnelerinde değil, yemek masasında bile kan mevzuu var. Örnekleme yapmak gerekirse: Başroldeki Alman (ve Nazi kendisi) adamımız, sevgilisi ve onun 8-9 yaşlarındaki kız kardeşiyle yemek yiyiyor. Hayatımda az pişmiş et yiyen gördüm ama adamın tabağındaki et neredeyse bikaç dk. önce kesilmiş görünümlü ve ısı/ateş yüzü görmemişti hiç. Herhalde bu tarzda çok film izlediğimden "kesin bu adam etleri işkence ederek öldürdüğü o hatunların kemiklerinden sıyırıp servis etmiştir" diye düşünmeden edemedim. Netekim extra-kanlı et küçük kızın da dikkatini çeker ve sorar: "Eti her zaman bu kadar kanlı mı yersin?" Adamın verdiği yanıta bak Allah aşkına: "

"Evet, kan iyidir!"

Abuk açıklama devam eder. "Kan, demir içerir ve vücut hücre yenilenmesi için demire ihtiyaç duyar. Özellikle kadınlar aylık periyodları yüzünden demire erkeklerden daha fazla ihtiyaç duyarlar, senin için faydalı" der küçük kıza. (biyoloji bilgilerimi de tazelemiş oldum)
"Kadınlar erkeklerin kanlarını emer ama aybaşı geldiğinde de acısı onlardan çıkar, bu bir cezalandırmadır" fln der, bla bla. Kısacası, aynı sofrada oturmak isteyebileceğin bir tip değil, muhabbeti açmıyor yani:) Hatta ne yemeği, kahve bile içmezsin bu herifle:)

Adam dünyanın çivisinin çıktığını düşünüyor, kendisi de acayip aydın(!) bir vatandaş olduğu için "toplumsal uyanmışlardan biri" olduğunu zannediyor.

Çocukluğundan beri saplantılı aslında, barbie bebeğin kıyafetini bıçakla kestiğinde onun, salçalı ekmek yiyip burnunu karıştıran veletlerden olmadığını anlıyorsun.

Nazi demiştim bi de başta. Hitler'in TV kayıtlarını izlerken şınav çeken bir tip, bi görsen zaten vücudunu, Hulk'ın yeşil olmayan versiyonu. Biliyorsundur belki, Nazi Almanyası'nda sadece Yahudiler'e yönelik bir temizlik yoktu. Dejenere lafı onlar için akıl hastaları, engelli ve yatalak kimseler, çingeneler ve de fahişeleri ifade ediyordu ve kusursuz bir Alman ırkı, ancak bunlardan kurtulmakla oluşturulabilirdi, vs. Bu da fahişeleri işkenceyle öldürmeyi misyon edinmiş kendine.

Sikik bir filmdi affedersin. İzleme sevgili okur. Ben ettim sen etme.
Tepkiler:

Temmuz 18, 2010

Bedük - Faithless- Bir Cumartesi Akşamı

Yazmaya başlarken FG 93.7' de harika bir mix vardı, misss...

Nereden başlasam, nasıl bitirsem, yemişim kurguyu deyip anafikre bağlamak isteğiyle yanıp tutuşuyorum. Bedükkkkk sen nasıl bir adamsın, ne özgün ve şahane bir herifsin, o simsiyah takım elbisen, spor ayakkabıların ve güneş batmış olmasına rağmen (diğer tüm elemanların dahil) güneş gözlüğü mizansenini bozmamanız çok tatlıydı, sonunda biz Türklerin de uluslararası arenada izlemekten gurur duyacağımız bir sanatçımız var -Hadise ve Tarkan'dan ziyade:p- Ayrıca, seni daha önce canlı izlemediğim için kafama s.çıyim!!

Güzel cumartesi akşamında gene Maçka'dayım. Bu sefer yolu biliyorum, otobüsle gelmememin nedeni insanların ben rahatsız olana dek bakacaklarını tahmin etmem- güzellik abidesi değilimdir ama kütük de değilim elbet, çekici olduğumuz zamanlar da olmuyor değil:)

Kapı açılış 18.00 yazıyordu bilette, ben de 19.00 gibi ordaydım, ee bi güneş batsın ama, di mi? Faithless vb. artık kendini kanıtlamak için çırpınmaya gereksinim duymayan grup ve sanatçıların seyirci kitlesi de genellikle müzik zevki oturmuş kimseler olduğu için kendimi gayet rahat hissettim o güruh içerisinde.

Bedük çıkana kadar DJ Tutan diye bir eleman milleti hazırladı, fena değildi bence. Alkolle geçti gitti zaten dakikalar. Ve Bedük:)

Sahnede ne kadar kaldı inan hiç ama hiçbir fikrim yok, en harika parçalarını çaldı- My woman, electric girl, heartbreaker, automatic, on the floor, under bright with lights, offf say say bitmez şimdi, insana "daha, dahaaaaa" etkisi empoze eden ve karşında sanki hiç yorulmamış izlenimi veren biri olunca gerçekten doyamıyorsun, bu adamı tekrar izleyeceğim, kendime söz verdim, önden hem de:)))

Action başlamadan önce oturuyorum orada bir yerde, yanımdaki hatunla tanıştım ayaküstü, orijin Özbek ama Washington D.C.'de yaşıyormuş, tatil için ülkesine giderken 1 günlüğüne İstanbul'da konaklamış, adını hatırlamıyorum maalesef, 2. kez de sormiyim dedim:) Tüm akşam onla takıldım, bana uçakta tanıştığı birisinin guest list'e adını yazdırmasıyla konsere tesadüfen girdiğini anlattı, tabi o kişinin Faithless'in gitaristi olduğundan haberim yoktu!! Hatun kişisine konser grupları hakkında bilgi verdim, Böyle böyle BEDÜK diye şahane bir herif var, onu izle didim, aklın uçar. Datlım Bedük sahnedeyken bana "neden İngilizce söylüyor ki" dedi, açıkladım, "elektronik-pop şarkılara türkçe söz pek oturmuyor, ingilizce daha esnek ve uygun, zaten millet de bayılıyor ona böyle" dedim, öğrendi:)

Bu arada hatun otelde youtuba'a girmeye çalıtığını, başaramadığını ve resepsiyonu arayıp problemin ne olduğunu sormuş, ne yalan söyliyim utandım, cık cık cık diyerek de çözüme ulaşılmıyor maalesef. Hatun biz Türkleri kapalı zannediyormuş-covered dedi ama türban-sıkma başı mı yoksa direkt kara çarşafı mı kastetti bilemedim, boktan bi mevzu olduğu için de ayrıntıyı sormadım. Etrafta mini etekli, şortlu, elbiseli hoş hatunlar vardı, herkes rahattı, elde içkiler fln, bizi gayet modern buldu yani:)

Bu arada girişte 1 adet tequila bileti verdiler, Omega Gold reklamı hesabı, hatun "sadece bira alıcam, tequila sevmiyorum" diyip bileti bana verdi, didim sen cennetten mi düştün(içimden):p Efes Dark 8 tl, tequila 10 tl idi yanlış hatırlamıyorsam, ve o beleş tequila biletine bir adet de şat bardağı hediyeymiş, piiiii:) Boynuma asıp İsviçre ineği gibi dolaştım kırlarda:) Dikkatimi ne çekti, şatın gerdanını tuz değil tarçınla kaplamışlar, Gold'a yakışan aroma budur sanırsam diyip kafaya diktim:) İlk kez Gold tattım. Tadı regular olana göre daha hafif ve içimi daha yumuşaktı, çok beğendim. Zaten tequila'nın shot alınmasının sebebi Mexika'lı amigoların ucuz ve tadı kötü olan tequila'yı tek devirde götürmelerinden geliyor. Yani normalde kaliteli bir tequilayı yudum yudum içmek makbuldür (kültür mantarından nağmeler...)

Hatun asıl konser başladıktan sonra-ki yerimiz şahane olmasına rağmen- "sahne önüne gitmek istiyorum diye tutturdu, ben guest list'deyim, hatta bir kişi de fazladan hakkım var" dedi- Ben ona "bak, yerimiz şahane, kaybedersek nah buluruz, şansını zorlama" dedim kibarca ve İngilizce ama o kalabalıkta gitti ta girişe kadar, 10 dk fln sonra birileri önden bana kırmızı(sahne önü) bileklik gönderdi:)) İnatçı çıktı baby yaaa:) Milletten küfür yemek pahasına o kalabalıkta U dönüşü yapmaya razı oldum, her yanından geçtiğim kişiye "Sorry" diyerek belki turist olduğumu zannederlerse daha az küfür yerim diye düşünerekten sonunda hatunun yanına ulaştım. Maxi Jazz tam önümdeydi hocam, dahi Sister Bliss onun solunda vee şeker gitarist sağındaydı, ki aslında önemli de değil bu kısım:)))

Maxi her zamanki gibi üzerinde sadece kot ve ceketle çıktı, sonra da ceketi çıkarttı attı zaten. O kadar sevdiğim parçası vardı ki bu grubun, ard arda çalmaya başladılar neredeyse hız kesmeden ve ben hayatımda hiç dans etmediğim kadar tepindim, coştum, yoruldum, bacaklarımda derman kalmayana kadar kendimi tükettim. Bir daha ne zaman bu kadar eğlenirim, kestiremiyorum. Hayatımdaki en önemli tecrübelerden bir oldu ve hatta Armin'den bile öte. O kadar söylüyorum yani:) Onları izlediğim için gözlerim açık gitmeyecek, emin ol:)Parçaların arasında "Sun to me" sound'u fazlaca yer aldı, ve bnm albümde en sevdiğim parça olduğundan delirdim resmen:) nasıl dans ettim, kimin ayağını ezdim, kime çarptım, sesimle kimin kulağını z.ktim, hiç umurumda bile olmadı.

Benim için en unutulmazı ise bis'te sahneye geri dönerek "We Come One"ı çalmalarıydı ki benim aklımı uçuran bir şarkıdır ve bugüne kadar kaç kez dinledim sayısını bile hatırlamıyorum. Hatta çook önceleri gözlerim kapalı, tamamen etraftan soyutlanış, kulaklığımda son ses bu parçayı dinlerken onların konserinde bu parçayı söylediklerini hayal ettiğim bile oldu. Ve muazzam bir kapanış oldu bnm için diyebilirim, FAITHLESS iyi ki geldi İstanbul'a, umarım yakın bir zamanda tekrara gelirler. O konserden memnun ayrılmayacak seyircinin alnını karışlarım, dayak manyağı yaparım:) Bünye yorgun ve dinlenmeye aç, şimdilik bu kadar. Öptüm yıvrim, tschüs!
Tepkiler:

Temmuz 07, 2010

REDDEDİLMENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Aşk acısı, hem de platonik. 24 yıllık hayatımda ilk defa elektrik teli tutmuş kadar çarpıldım, 6 aydır da enkazı kaldırmaya çalışıyorum. Birinin seni tercih etmemesi, istememesi -onu da bırak listeye bile almayacak olması- yeterince kalp kırıcı ve özgüven zedeleyici iken, o kişiye neredeyse putlaştıracak kadar bağlanmak, inceden kendini küçük düşürmek, ve daha bir sürü şey ruhsal dengesizliğimin tavan yapmasına sebep oluyor.

O yetersizliğin ve ağzımla kuş bile tutsam ona hiçbir açıdan yetişemeyecek olmak duygusu kendimi önemsiz, küçücük, adeta nokta kadar hissettiriyor.

Ve biliyorsun ki şimdi, senin kendini paralaman, ayaküstü melodram yazman hiç ama hiçbir şey değiştirmeyecek. O uğursuz anda biliyorsun ki, birileri şimdi çok mutlu. Kıskanıyorum.

Sadece o boğazımdaki yumru değil beni rahatsız eden, fiziksel olarak da acı çekiyorum. Biliminsanları (isviçreli mi bilmiyorum) aşk acısının vücutta da acıya sebep olabileceğini kanıtlamışlar. Şu an boğaz-kalp-mide eksenimde bir acı yoğunluğu var, en derin olduğu yerler ise o üçgenin köşeleri. O kadar kötü sızlıyor ki...

İsyan etmek istiyorum ama kime? Bağırmak istiyorum avaz avaz "o adamın yüzünü en son 7 ay önce görmüştüm, ee neden geçmedi peki, neden hala acıyor, daha ne kadar kaldı bitmesine, neyin kefareti bu???" (onun ve taze gelinin fotoğrafını gördüm nette, smokin-gelinlik zalım ikilisi, mutlu mutlu gülümsüyorlar objektife, içimdeki enayi merak yüzünden hep, bekliyordum da aslında o fotoğrafı göreceğim günü ama sanırım hiçbir zaman hazır olamıyorsun işte. teybi başa sarmış oldum bi nevi)

Ve gözlerim doluyor yazarken. Acaba eskisi gibi olmam mümkün mü, peki bir başka erkeğe aşık olabilecek miyim? Ona duyduğum hayranlıkla sanki bütüm ömrümdeki kredileri tüketmişim gibi hissediyorum. Bütün servetini sonuncu gelen ata yatırmış bahisçiyim ben.

Bir de o pembe düşlerinin yıkılması var ya, onu nasıl toparlarım hala bulamadım çözümü. O hayallerimin içinde kanatlanıp uçabiliyorum bile, normal hayatımda yapamadıklarım, söyleyemediklerim, herşeyim oradaydı. "Aşık, sivilceyi gamze zanneder" derler. Kendi küçük dünyamda onu oturttuğum tahttan indirmek o kadar zor ki... O, çok yükseklerde bir yerlerde, eminim ki aşağıya baktığında göremiyordur bile beni. Kafama sıçıyim ki gerçekte bu kadarına değmeyecek bir insanı yükseltmiş, cilalayıp parlatmışım, kendimi de bir o kadar aşağılara çekerek. Komplekslerim, korkularım ve hayal kırıklıklarım el ele verdiler, sahiplerine baş kaldırıyorlar.

Hani duymuşsundur uzaktan sevenler "o mutlu olsun, gerisi önemli değil, benimle birlikte olmak zorunda değil ki" derler sevdiceklerini başka biriyle gördüklerinde. Ben öyle olamıyorum ama. Şu an aklıma her türlü kötü şey geliyor o ikisi hakkında, ve gerçekten birini insanlıktan çıkarabilecek kadar kötü şeyler olmasını istiyorum. Gerçekten nefret doluyum, onun tamamlayıcısı ise o kahrolası aşk. Bıçak sırtındayım, en ufak bir yönlendirmeyle iki taraftan birine düşüp teslim olabilirim, hayatımı mahvedebilirim. Herhalde o an tek kelimeyle "cinnet" olurdu. Okuduğun ya da izlediğin haberlerde cinnet geçirmiş insanların yaşamları ne kadar da uzak va mantıksız gelir insana, insanın deliliğin kıyılarında dolaşması ne kadar da sıradan oysa, sadece bize verilen kadarıyla o kişileri yargılamak haksızlık ve empatiden uzak bir davranışmış, anlıyorsun böyle anlarda işte.

Aşk da nefret de akıldan bağımsız işleyen mekanizmalar, kendimi akıl ve sağduyuya bıraktım şimdilik, galip çıkmak istiyorum, yeter bu kadar yenilgi.
Tepkiler:

Temmuz 05, 2010

Gülümseten An

Oturuyorum Özsüt'te. Sonsuz bir hayattan bezmişlikle, popomun değil belimin üzerinde oturuyorum, yayık ayranı modeli. Kayıtsızca, işten çıkmış insanları izliyorum. Yanımdan bir dede ile 8-9 yaşlarında torunu geçti. Dedenin böyle pamuk gibi saçları var, torunun elinden tutmuş, tıngır mıngır yürüyorlar. Dede soruyor torununa "dondurma ister misin?" O an dayanamadım, gülümsedim, çok tatlı bir andı, kafamda fotoğrafını da çektim, böyle sevecen, şeker, ne biliyim. Bana birşeyleri hatırlattığından değil. Ama böyle bir anı yaşamayı isterdim sanırım.

2 dededen birini beş yaşımdayken kaybettim, hayal meyal hatırlıyorum, benimle oyun oynardı, severdim onu, keşke biraz daha geç vefat etseydi. Diğer dedem ise kaskatı bir insan. Onunla pek bir anımız olduğunu söyleyemem. Herşeyi eleştiren, söylenen, zaman zaman da insanı canından bezdiren, dünyaya at gözlüğüyle bakan bir asker. Ne yapıcaz, onu da öyle kabul ediyoruz işte. Atsan atılmaz:p

Genel olarak yaşlı insanlardan pek hoşlanmıyorum, çünkü sabır gerektiriyor onlarla konuşmak, birşeyleri uzun uzadıya açıklamak, ilgilenmek. Bende de maalesef sabır denen olgu gelişmemiş. Evet, biraz öküzlük var, ama napiyim. Ben de yaşlanacağım, tıpkı onlar gibi olacağım, ama ne istiyorum biliyor musun?

"Genç ölmek."

Şimdi değil de 30larımda bir gece uykudayken hık diye gitmek. Ya da acısız herhangi bir şekilde işte. Kendi yaşlılığıma tanık olmak istemiyorum. Ellerimde o titreme ve yaşlılık lekelerini görmeyi, kalp/damar/bok püsür hastalıklarla uğraşmayı istemiyorum. Zaten kendimi umutsuz vaka olarak gördüğümden kendime ölüm için sebepler hazırlarım gibime geliyor. Yalnızlığın altında ezilmek, kariyerde yerinde saymak, boktan finansal durum, kısılıp kalmışlık duygusu, içimde gittikçe büyüyüp adeta bir karadeliğe dönüşmüş olan tatminsizlik... Bakalım 30lara gelelim de bir, belki de hiçbiri gerçekleşmez ve ben de yaşlanmak istemediği için intihar eden insan olarak gazetelerin 3.sayfa haberlerine konu olurum.
Tepkiler:

Temmuz 03, 2010

Evlilik & Aşk

Günlerden bir gün, bizim filozof Plato, nam-ı değer Eflatun, hocasına sorar: "Aşk nedir, onu nasıl bulabilirim?" Hoca yanıtlar: "Önünde uçsuz bucaksız bir tarla var. Geriye doğru asla yürümeyeceksin ve sadece bir tane buğday sapı seçeceksin. En güzel buğday sapını bulmuşsan eğer, aşkı bulmuşsundur."

Plato tarlaya doğru yürür, içinden geçer, tarlanın sonuna geldiğindeyse elinde hiçbir şey yoktur. Hoca sorar: "Neden hiçbir şey seçmedin?" Plato cevap verir:" Çünkü sadece tek bir tane sap seçmem gerekiyordu. Geriye de dönemezdim. En güzel sapı bulmuştum aslında, ancak ileride daha da güzelleri olabileceğinden emin olamadım ve o yüzden onu almadım. Yürümeye devam ettikçe gördüğüm buğdaylar az önce beğendiğimki kadar güzel değildi. O yüzden sonunda hiçbirini seçmedim.

"İşte" der hoca, "bu, aşktır."

Günlerden başka bir gün, bizim Plato hocasına gider gene ve sorar: "Evlilik nedir, onu nasıl bulabilirim?"
Hoca yanıtlar: "Önünde genç ağaçlardan oluşan bir orman var. Geriye dönmeden yürümeye başla, ve sadece bir tane ağaç kes. Eğer en uzun ağacı bulmuşsan, evliliği de buldun demektir."

Plato ormana doğru yürür, ve çok geçmeden elinde bir ağaç ile beraber döner. Elindeki ağaç ne genç ne de en uzundur. Öyle alelade bir ağaçtır. Hoca da farkeder: "Niye böylesine sıradan bir ağacı seçtin ki?" der.

Plato yanıtlar: "Bir süre önceki tecrübem yüzünden. Ormanın yarısına kadar yürüdüm, fakat pek bir şey bulamadım. Derken bu ağacı farkettim ve o kadar da kötü olmadığını düşündüm. Bunu kesip getirdim. Fırsatı kaçırmak istemedim."

Hoca bilmişlikle karşılık verir. "İşte" der, "bu da evlilik"

Mehhh...
Tepkiler:

Haziran 29, 2010

Babalık zor iş hakkat

İlk ne zaman ya da kim bana sordu hatırlamıyorum ama cevabım hiç değişmedi.

XYZ : Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?
Bendeniz: Babamı!

Annem de bilirdi her zaman babamı ilk sıraya koyduğumu. Gücenmezdi hiç.
"Kız çocuğu babaya düşkün olur" der, geçiştirir.

Herkes gibi şahsına münhasırdır bnm babam. Bnm için süper babadır o. Tamam, biliyoruz, herkesin babası özeldir, süperdir fln ama benimki daha özel ve süperdir. Hepinizin babasını da döver hatta, heh:)

Filmlerde görürüz ya, şefkatli baba hastalanmış çocuğuna ayrı bir ihtimamla yaklaşır. Bizimki öyle değil anacım, direk saydırıyor:

"Neden hasta oldun, kaç kez söyledim sana iyi giyin, havalar sakat diye, zibidi gibi çıkıyorsun sokağa..."
"Tamam be adam, bi rahat ver!"

Hasta oldum, ruhumu teslim edicem öksürüp tıksırarak, üstüne bir de azar işitiyorum, sanki yatak döşek yatmak en büyük hobimmiş gibi! Ama biliyorum ki bana birşey oldu, olacak diye içi hop ediyor, canım yaa...

Nası arkadaşına bağır, çemkirirsin vs. biz de arkadaş gibiyiz, argo konuşuruz aramızda, duysan dibin düşer, inanmazsın, o kadar:) Saygı yok mu, heralde var, olmazsa olmazımız o.

Ben 9-10 yaşlarındayım, bir akşamüzeri süpermarkete gittik. Ellerimiz torba dolu, karşıya geçmek için ışığın değişmesini bekliyoruz. Yeşil yandı, yola atladım. Trafik ışıklarında yeşilin son saniyesine, hatta sarıya yetişip hızını düşürmeyen, "geçerim ki bu ışıkta ben" diyen araçlardan birisi tam önümde "gırçççç" sesi çıkartarak durmayı başardı. Olayı idrak edemedim desem yeridir, farların önündeki tavşan gibi kalakaldım. Bayılayazdım:p Babam elindeki cola şişelerinin olduğu torbayla arabanın kaputa vurup, adama bir güzel bağırdı. Bu sefer de adam tavşan oldu:) Etraftan da o potansiyel katile "cık cık" ettiler, eve gittik fln.

O seferde bana hiç kızmadı "salak sağına soluna baksana, ezilip gidicen diye" Ama nasıl hoşuma gitti o durum, yani dünya üstüme gelse o dakika o beni korurdu, hala da güveniyorum o zırha:)
Gerçi sadece baba değil, bir aileye sahip olmak muhteşem birşey. Tüm kapılar yüzüne kapansa, tüm dünya seni dışlasa, işinden kovulsan, hayatının aşkı tarafından terkedilsen vs. gene de onların orada olduğunu bilmek harika birşey. Zaman geliyor bağırıyorsun, isyan ediyorsun, kavga ediyorsun da ufak bir sözle fln da gönüllerini alıyorsun ya, çok süper bir olay. Gerçek anlamda küsemiyorlar lan hiç:)

Babalık mesleğinin başka bir tarafı da var, ölene kadar hatta ölümden sonra bile sorumluluk taşımak. Hani "ben öldüm, artık çalışmak, yarını düşünmek yok, faturalar, tamir edilmesi gerekenler, sorun üstüne sorun yok" diye bırakamıyorsun da kendini. Öldükten sonra geride bıraktıklarının hayatlarını bir nebze de olsa güvence altına almak gibi bir sorumluluk da var. Ben asla bu yükü kaldıramazdım sanırım, karanlık bir mağaraya ileride ışık görebileceğin umuduyla fenersiz dalmak gibi birşey. Evet, sonda ışık olabilir. Ama olmayadabilir! Sürekli çalış, ev ekonomisi yap, hepsi gelecek için. Ürkütücü geliyor. Ama aynı zamanda acı da, çünkü tüm emeklerine rağmen takdir bile edilmediğin zamanlar da oluyor ya çıldırmadığına şaşmamak gerek. Ben çalıştığım yerlerde supervisor'ımdan övgü beklemişimdir hep, yapılmadığı zaman "fark yaratamıyorum ben burada, varlığımla yokluğum bir" gibisinden triplere girdiğim de olmuştur. Bedava çalışmıyorsun tabi, tıkır tıkır alıyorsun maaşını da, ee insan arada pohpohlanmak ve emeğinin takdir edilmesini bekliyor.

Yaş ilerledikçe sana verilenler o taş kafana dank ediyor birer birer ya, "oldum ben artık" diyorsun o an. İnsan kendini baba/anne olmaya fln ne zaman hazır hissediyor acaba, birileri kulağına mı fısıldıyor, rüyanda mı görüyorsun nedir? 

Sonuç: "Babalar süperdir genelde, öpün başınıza koyun, değerlerini kaybettikten sonra anlamayın" sosyal içerikli mesajla noktayı koyuyorum.
Tepkiler:

Haziran 24, 2010

Fırsatlar, kötü kadın kahkahaları eşliğinde beni terkediyor birer birer ve hiçbir şey yapamıyorum...

Bugüne kadar hemen hemen hiçbir şeyde pek geç kalmamışımdır, hepsinin bir telafisi mutlaka vardı. 24 yıllık yaşantımın çoğunun okulla haşır neşir olduğu varsayımıyla düşündüğümde neler olabilirdi bunlar? Ödev, proje, staj başvurusu ve daha bir sürü yaşamsal meşgale...

Bir kez, sadece bir kez olsun bir şeyleri akışına bırakmak istedim, tembelliğin tadını ben de çıkartayım istedim mezun olmadan ve şimdiki noktaya kadar geldim. Ne yap(ma)tım? Haziran 2009'da teslim etmem gereken mezuniyet projesini vermedim, nasıl olsa yaz sonuna bitirirdim ben onu, evime döneydim de önce bir. Yaz bitti, teze başlamamıştım bile. İşe girdim, çalışmaya başladım, akşamları oturur şu salak makaleleri okuyup özetlerini çıkarırım diye planladım. İnsanlıktan çıkmış bir halde eve gelmek yeterince bezdiriciydi, üzerine makale çekemezdim. İşi bırakıp gündüzleri boşalttım, artık yorulmuyordum ancak o feci bitap günlerden sonra rehavet bir çöktü, pir çöktü, isteksizlik diz boyu. Tam bu sırada hayatıma biri girdi, tüm dikkatim ona yöneldi, zaten bahane arıyordum. Ha, onun dikkati sadece, benim nefes alan bir bağyan olmam üzerineymiş, sonradan anladım. Ayları öfke, moral bozukluğu, yalnızlığın ilk kez beni rahatsız etmesi ve hayal kırıklığı ile geçirdim, elimdeki müsvedde tez parçası ile okula gidebildim sonunda-kaçtım demek daha doğru olur sanırım, şehir değiştirmem gerekiyordu, okula sığındım resmen. Aylarca mı insan düzeltmeler arasında harcanır yaa? Boş rektörlükte cakcak laflayıp sabahtan akşama kadar türk kahvesi içen asap bozucu tipleri hergün inadına ziyaret etmeme rağmen 2 haftada ancak alabildim diplomamı(milletin finalleri yeni başlamıştı o zamanlar).

Amerika planım için tüm kapılar nerdeyse suratıma kapanmak üzere çünkü mezuniyetin üzerinden resmi olarak 1 yıl geçmiş gözükmekte-diplomayı yeni almama rağmen- ve programlara başvurularım, reddedilmek ve en altta yer almak seçenekleri arasında sıkışıp kalmış durumda. Yaz sonundan önce de bi bok olacağı yok, konuştuğum danışman kişisi kibarcasını söyledi işte. Zaman parmaklarımın arasından akıyor, bunu görmek ve birşey yapamamak beni çıldırtıyor.

Böyle işte durumlar... Bir kez olsun control freak olmasam da etrafımızdaki hani o yayık ağızlı piç kuruları gibi "yea baba yaaa, rahat olcan, qool olcan, hayat kasmaya değmez ki, zuhahaaa" düşüncesiyle davranayım dedim, herşeyi bok ettim, toplayamıyorum şimdi de. 24 yaşında sıfır hanesinde olan kariyerimin sıfırın altına inmeye başladığına tanık oluyorum, kırık cam parçalarıyla dolu bir halıda yürüyorum sanki.

Hani iş görüşmelerinde sorarlar ya "5 yıl içinde/sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?" diye, düşünüyorum, "yok" diyorum kendi kendime, "bi bok olacağı yok benden". İnsanın şimdiden kendini bir yerde göremeyecek olması mı büyük bir kahroluş, yoksa yıllarca çalışıp didindikten sonra "e hani bunun mükafatı, yıllardır bir hiçliğe mi ulaşmaya çalışıyordum" düşüncesinin kafama dank etmesi mi?

Çok değil, bundan sadece 6 ay sonra nerede olacağım ve çalışıyor olacağım ile ilgili ne olacağını bir küreden görebilmek için ruhumu şeytana satabilirim. Bu belirsizlik beni öldürüyor, ruhumu karanlığa hapsediyor, yaşam enerjimi yok ediyor.

"İyi düşün, iyi olsun"cu kitlenin suratına bir tokat aşketmek arzusuyla yanıp tutuşuyorum, kendimden başka herşeye sinirliyim, öfkemi kendime yöneltmek en tehlikelisi gibi duruyor. Neyse yatarım birazdan, unuturum birkaç saatliğine, kalktığımda endişe etmeye yeniden başlarım. Görüşmek üzere. Az stresli günler!!
Tepkiler: