Haziran 18, 2012

Çığlık

Soyut resimler olsun, heykeller vs olsun, sanatı tek başıma yorumlamada işin içinden çıkmakta tek başıma başarılı değilimdir- her ne kadar yorumlama, kişinin hayalgücüne bırakılmış olsa da. Niye böyle başladım yazıya, çünkü şu an çığlık atmak, deli deli bağırmak, salya sümük ağlamak, birşeyler parçalamak istiyorum. Ve bunları düşünürken akabininde meşhur "Çığlık" tablosu geldi aklıma, Edvard Munch adlı ressamın meşhur eseri. Tabii bunu bilmek için sanat tarihi fln okumuş olmaya gerek yok, karikatür dergilerinde bile üzerinden espirisi yapıldı çokça. Şu an hissetmiş olduğum halet-i ruhiyeyi, o boğulma-tutsaklık-duvarların üstüne üstüne gelmesi gibi duyguları anlatması açısından ona sığındım. Gerçi ressam doğanın çığlığından esinlenmiş olsa da ben kendi iç kavgamla bağdaştırmak istedim, kendime yetemiyorum, kendimden dışarı bir çıkış yolu arıyorum, bulamayıp tekrar kendime sarmaya başlıyorum. İçten içe kendimi yiyorum, yok ediyorum, kendime neden iyilik yapamıyorum? Acının duvarları ardına kendimi hapsedip sonra da kendime acıyorum.
Tepkiler:

Nisan 24, 2012

Turlara Dair Söylenesi Birkaç Şey

Şimdi  yazmadan önce belirtmem gerekir ki, kahretsin gözlem yapmadan duramıyorum!! Yazıya da bu nedenle giriştim zaten.  “Türk insanı ile seyahat”e dair birşeyler paylaşmam gerektiğini düşündüm. Şehirler arası olsun, kısa mesafelerde olsun çok kez yolda bulundum, tanımadığım  insanlarla dirsek teması kurmam gerekti. Bakalım aklımda neler kalmışJ
Bugüne kadar sadece ülke sınırları içinde seyahat ettiğim için izlenimlerim de bu doğrultuda olacaktır, o yüzden sizlerin multi-national tecrübeleriniz varsa lütfen paylaşınız. Irkçılık gibi bir problemim yok, Beyoğlu’nu Arapların istila etmesi  haricinde!

  • Gidilecek mesafeye bakılmaksızın, ilk mola yerinde markete, ya da ona benzer ne varsa, uğranıp bir sürü abur cuburla otobüse dönülür, görsen kıtlık çıktı ya da otobüste olmak junk food krizi tetikliyor fln zannedersin.
  • Allahsızın biri illaki o koltuğu geriye ittirmek zorundadır, olmazsa olmaz.
  • Her seyahatte illa ki embesil bir çocuk da olmak zorundadır, eğer o kota dolmazsa otobüs hareket etmiyormuş, aralarında psişik bir bağ varmış...
  • İnsanımızın yediği yemekleri, gittiği mekanları, kaldığı konaklama işletmelerini beğenmemeleri esastır. İşin garibi de bu gerçek bir tavır değildir. Ya da şöyle anlatayım: Önüne konulan gözlemeleri silip süpürdükten sonra onun güzel olmadığı ile ilgili tüm yakınmalar benim huzurumda absürtdür! Gören de her hafta Papermoon’da yemek yiyen gurme mizaçlı insanlar olduklarını sanacak. Yüksek profilli olmaya özenmenin sonuçlarıyla tüm akşam aynı masada oturduğumdan dolayı bu durum gerçekten rahatsız edici boyuttaydı. Tüm akşam mevzu şuydu: BIK BIK BIK....
  • Tarihi bir konakta kalıp iPad’ini, cep telefonunu vs.sini şarj etmek için odada sadece bir adet priz bulunmasına tepki gösterdiler. Banyolar enteresandı örneğin, dışarıdan bakınca gömme gardırop zannediyorsun, kapakları açıyorsun içerisi banyo meğer, 2 basamak var girişinde, onları çıkıp banyoya giriyorsun, evet bildin bunu da beğenmediler. Açıkçası çok eğlenceliydi, ya da benim mizah anlayışım biraz çağ dışı.
  • Eline 1600tl’lik Canon bilmem ne model foto. makinası alan herkesin gördükleri dışkıya kadar görüntüleme meraklarına anlam veremiyorum. Parası olan herkesin fotoğrafçı kesildiği bir dönemde miyiz nedir? Feysbuka fotoğraf koymak için gayet pahalı çabalara girişiliyor gördüğüm kadarıyla. Ve bu sadece ego tatmini ile ilgili, yani madem param böyle fancy birşey almaya yetebiliyor, çünkü bilmem ne karta 12 taksit imkanı varmış, tanıdıklara hava atarım, içmeye ayranım yok ama imaj herşeydir!
  • Ve ömrümün sonuna kadar “poz için parmağıyla bir yeri gösteren figürler” de görmek istemiyorum, zihnimdekiler beni bir hayli götürür çünkü.
  • 10 dk.lık bir mola 10. sürmelidir, böylece vakitli ve planlanan bir saatte eve dönebilirsiniz. Sanki otobüs molaları alınan yerler dünyanın en şahane yerleriymiş gibi mevzu uzar da uzar, onun tuvaleti, bunun sigarası derken arabanın motoru bile soğur. Kaçış yok o yoldan, sike sike gidicez, ne zorlaştırıyorsun, bin şu araca da defolup gidelim!
  • Katıldığım trekking turlarından birinde aynı güzergahtaki bir başka grupla karşılaştık, çimlerin üzerine 10 dk keyif için uzandığımızda, normalde kullanmaları gereken yolda bir dere geçişi var, ama eriyen kar suları, yağmur vs. sebebiyle derenin debisi artmış, artmamış hatta bildiğin coşmuş, paçaları sıvayıp suya girsen kesin akıntıya katılıp dengeni kaybeder suya düşersin. Bu sebeple geri dönen ve rampalı bir yoldan gitmek zorunda kalan o gruba denk geldik. İçlerinde 80 kiloluk suratı kıpkırmızı kesilmiş orta yaşlı menapozlu bir kadın da var, kim onu kandırdı bu tura katılmak için bilmiyorum ama kadın rehbere acayip sinirliydi, “biliyorsunuz zannedip geliyoruz, yol değişti diyip bunca yolu yürüttünüz, olmaz ki böyle şey” diye şarladı nefes nefese kendini yere bırakırken. Benim için bile yoruculuğu vardı. Orta zorluğu olan o parkura kim neden bu kadını aldı bilmiyorum, evde sadece kendi sinirini bozabileceği aktiviteler yapıp menapozun tadını çıkartsa daha iyi olurdu kanımca.
  • Gene bir başka parkurda mola anında bir karı-koca saniye kaybetmeden sırtçantalarından ayçekirdeği çıkarttı, güzel doğanın tadına varmaları gerekirken senkronize bir biçimde –ki en sinir bozucu yanı buydu- çekirdek çitlemeye başladılar. Fırsat kolluyorlarmıs gibi, awkward ötesi! Freaks!
  • Gezmek için gittiğiniz müzede birden fazla gruba denk gelebiliyorsunuz, haliyle sıkıcı birşey.  “Nerde çokluk, orada bokluk” özlü sözünü doğrularcasına...Bzm grubun rehberi güzel güzel bir odada bize bilgi verirken, paldır küldür, sürüden ayrılan tiplerin gürültülü bir şekilde alanımıza tecavüz etmesi, bize 350-400tl verip adı duyulmuş x turizmin bilmem ne turuna katılmış sonradan görme tabiatlı insanın parayla bazı şeyleri edinemeyeceğinin kanıtı gibiydi, mesela saygı göstermek! Zaten o hanzo kişi(ler) “gerçek merak” ile motive edilmiş olsalardı illa ki kulak kabartıp bir köşede sessizce anlatılanları dinlerlerdi, değil mi? Manzara şu: O odadan bu odaya koşturma biçiminde bakayım, bağırarak “aaa bak burda bu var, burda da bu var” diye arkadaşlarını haberdar eder, açıklamaları okumaz, salak makinaları ile gördüklerini ölümsüzleştirdiklerini zannederler.
  • Eğer açık havada bir yerleri görmeye gidiyorsanız ve gördüğünüz yerler doğa harikası ve siz bir “karıncayı bile incitmeyeyim, minimum zararla buradan ayrılayım” derken çapulcu kılıklı tiplerin “ayy ne güzel, madem o çiçeği kökünden yolmaya fiziken gücüm yetebiliyor, o zaman ne duruyorum, bu güzelliğe SAHİP OLMALIYIM! ” hissiyat ve içgüdüsüyle nasıl bir bencillik ve cahillikle doğanın canını yaktıklarını gödüm. O güzelliği yolup gittiler gerçekten, kendilerinden sonra gelecek kişiler belki de hayatlarında ilk defa sadece orada görecekleri x çiçeğini artık hiç göremeyecekler.  Ne kadar acı, değil mi?
Tepkiler:

Şubat 12, 2012

Eczanelerde ilaçtan başka herşeyin bulunması mevzuu…

Nasıl ayakkabı ve kıyafet gördüğünde vitrine yapışıyorsun, her bir şeyi dikkatli alıcı gözüyle inceliyorsun, artık eczane vitrinleri de onlardan biri. Artık ne zaman önünden geçsem yavaşlıyorum ve bacaklara bronz görünüm veren spreyden selülit kremlerine, bağışıklık sistemini güçlendiren hatta zayıflamaya yarayan mucizevi haplara kadar herşeyi öğreniyorum bir çırpıda.
Eskiden bnm için eczane senede 1-2 kere uğradığım, kötü kokan, lanet yerler gibiydi. Şimdi pek keyifli, kalabalık hatta sorduğum ilacların bulunmadığı kandırıkçı tükanlara dönüşmüşler. Zaten ne zaman selülit kremim bitse nöbetçi bir eczanenin varlığı içime su serpmiştir gecenin köründe, he valla…

Yazmıyordum ne zamandır, biri hatırlattı sağolsun bir bloğum olduğunu, eski yazdıklarıma bir baktım, gülümsedim, kendim yazdığım için mi bilmiyorum ama sevdim yazdıklarımı, sevimli olduğumu düşünüyorum, kendimle arkadaş olmak isterdim sanırım, iyi bir companion olurdum gibi geldi.
Bugüne dair kayıt bırakmanın en iyi yollarından biri yazmak. Belki 5 yıl sonra tekrar bu  satırları okurum, hatıralar, yazıştığım insanlar, gittiğim konserler, okuduğum kitap ya da izlediğim filmler tekrar canlanır gözümde, seviyor insanoğlu nostaljiyiJ Belki 5 yıl sonra kendimi ifade etme özgürlüğüm bile kalmaz ve bir bakmışsın blog denen olay yasaklanır ülkemde, belli mi olur?

Az önce ”Miss Daisy’nin Şoförü”nü izledim, %100 dostluk bu kadar güzel ve insanın içine işleyen birşeymiş. Sonu güzel biten filmlerdi, ben bitirseydim eğer son sahne Miss Daisy’nin mezarına çiçek bırakan gözünden ince bir yaş süzülen iki eliyle şapkasını önünde tutan bir Morgan Freeman olurdu. Gözlerim sulandı önce biraz, sonra filmle hiçbir alakası olmadan ağladım, insan ihtiyaç duyuyor. Erkekler hiç mi ağlamaz gizli gizli böyle birşeyler biriktiğinde, yoksa hep güçlü durmanın gerektirdiği bir nasırlaşma mıdır ağlamamanın sebebi, merak ediyorum. Boşu boşuna kadınlara atfedilmemiş mi diyorsun (bkz:karı gibi ağlamak).

Seviyorum dramayı, filmlerde de, kendi hayatımda da. Kendimi zor yollara, imkansız ilişkilere sokuyorum devamının iyi olmayacağını da duyumsayarak. Bile bile lades oluyorum bir başka deyişle. Boş hayatımı doldurmuş oluyorum biraz, herkes gibi.

Haftasonumu puzzle tamamlama, sabahtan akşama kadar müzik, arada film ve internet ile doldurmuş bulunmaktayım. Karışık bir playlist’di ama Thievery Corp., Explosions in the Sky, Ben Harper ve Mogwai vardı bolcana. İyi hissettirdi.


Bu hafta bnm için iğrenç geçecek çünkü –dünyada 5000’den fazla business center’ı bulunan- şirketimin CEO’su Türkiye ziyareti yapacak ve toplantısını da maalesef bnm bulunduğum center’da yapacakmış buradaki yöneticiler ile birlikte, pain in the ass diye buna derim, sanki yeterince müdür ile muhatap olduğumuz yetmiyormuşçasına şimdi bir de buna panik ataklı müdür münasebeti eklenecek, en nefret ettiğim durum. İğrençlik 2 de glck haftasonumu sabahtan akşama kadar gerzek müdürümüzün bizim için ayarladığı ilkyardım kursunda harcayacak olmam. 18 saat gibi bir boka tekabül ediyor ki shittiest thing in the world diyorum. Gel ağzıma biber sür!

Haftanın iğrençliğini azaltacak güzel şeyler de var neyse ki! 2. en iyi dostum İstanbul’a gelecek, değişiklik olacak onu görmek. Ama film festivali için taa ne zaman aldığım biletler var, ama o da Polonya’ya gidecek Erasmus goygoyuna katılmak için. ”Niye Polonya?” dedim, ”kızııım her akşam parti yapıyorlarmış orda” dedi, umarım aidis fln kapmaz bu gazla:p
Vee !f başlıyor, biletlerim olmazsaydı yazmak için heyecanlanmazdım, en son katıldığım film festivali de buydu, başka özel durumları da vardır bnm için ama onları yazmak istemiyorum. Fi tarihinde gitmiştim, Emek’de izlemiştim. Çok güzel ve etkileyiciydi. Şimdi Fitaş’a talimizJ

Festivale gelen kitleyi izlemek, gözlemlemek başlıca keyiflerimden olacak. Değişik tipler, hayatların tarzlara yansıma şekli ya da üste bir beden büyük tarzlarJ

En yakın dostum –number 1- sanırım şubat sonunda nişanlanacak, bu konu hakkındaki görüş ve psikolojik travmamı bir başka entry’de yazarım, içim şişer çünkü şimdi yazarsam. Stresi az bir hafta diliyorum, sevgiler. 
Tepkiler: