Şubat 14, 2012

Starbucks’daki kasanın yanında “beni al” diye bağıran itemlar

Yani bir sürü ıncık mıncık ıvır zıvır var ama yarısı bile lezzetli değil. Ve ben onların sadece bu coffee shop’larda satıldıklarını zannederken bazılarını aslında Migros’da bile bulabilmek-hem de daha ucuza- biraz hayal kırıklığı yaratmadı değil. Pastane ürünlerine geldiğimizde çoğu bence şahane görünüyor ama gene çoğu maalesef tırt. Tabi rakipleriyle karşılaştırıldıklarında açık ara farkla öndeler ama vaad edilen (görüntü) ile tadılan lezzet uyuşsun istiyorum. Başka bir deyişle “yummy” görüntüsü “mmmmm” efekti versin istiyorum.

İnsanların kağıt bardaktan kahve içebilmek için uzun kuyruklar oluşturması garibime gidiyor. Kahvesini fincanda ve masasına kadar getirebilecek kadar servis verebilen cafeler mevcut nihayetinde ülkemde. Bir de sofistike türler türedi. “Yağsız sütlü, double shot cappuccino” “soya sütlü caramellatte” bok püsür…Bazı siparişlere tanık oluyorum ve içimden eski bir server/çırak barista olarak gülümsüyorum. “Babanın evinde de macchiato mu içiyordun, hatta macchiato’na süt köpüğü ile beraber çok az süt karışmışsa bir daha yaptırıyor muydun sırf süt tadı almamak için?”, “Cappucinoyu yağsız sütle yapmak” mesela. Yapmayan bilmez ama işin sırrı zaten o tam yağlı süt, o şahane köpüğü yapan şeyi çıkart diyorsun sen ve gözümden düşüyorsun bağyan…Yarabbi!

Tepkiler:

Şubat 12, 2012

Eczanelerde ilaçtan başka herşeyin bulunması mevzuu…

Nasıl ayakkabı ve kıyafet gördüğünde vitrine yapışıyorsun, her bir şeyi dikkatli alıcı gözüyle inceliyorsun, artık eczane vitrinleri de onlardan biri. Artık ne zaman önünden geçsem yavaşlıyorum ve bacaklara bronz görünüm veren spreyden selülit kremlerine, bağışıklık sistemini güçlendiren hatta zayıflamaya yarayan mucizevi haplara kadar herşeyi öğreniyorum bir çırpıda.
Eskiden bnm için eczane senede 1-2 kere uğradığım, kötü kokan, lanet yerler gibiydi. Şimdi pek keyifli, kalabalık hatta sorduğum ilacların bulunmadığı kandırıkçı tükanlara dönüşmüşler. Zaten ne zaman selülit kremim bitse nöbetçi bir eczanenin varlığı içime su serpmiştir gecenin köründe, he valla…

Yazmıyordum ne zamandır, Nevolpakletzyos arkadaşım hatırlattı sağolsun bir bloğum olduğunu, eski yazdıklarıma bir baktım, gülümsedim, kendim yazdığım için mi bilmiyorum ama sevdim yazdıklarımı, sevimli olduğumu düşünüyorum, kendimle arkadaş olmak isterdim sanırım, iyi bir companion olurdum gibi geldi.
Bugüne dair kayıt bırakmanın en iyi yollarından biri yazmak. Belki 5 yıl sonra tekrar bu  satırları okurum, hatıralar, yazıştığım insanlar, gittiğim konserler, okuduğum kitap ya da izlediğim filmler tekrar canlanır gözümde, seviyor insanoğlu nostaljiyiJ Belki 5 yıl sonra kendimi ifade etme özgürlüğüm bile kalmaz ve bir bakmışsın blog denen olay yasaklanır ülkemde, belli mi olur?

Az önce ”Miss Daisy’nin Şoförü”nü izledim, %100 dostluk bu kadar güzel ve insanın içine işleyen birşeymiş. Sonu güzel biten filmlerdi, ben bitirseydim eğer son sahne Miss Daisy’nin mezarına çiçek bırakan gözünden ince bir yaş süzülen iki eliyle şapkasını önünde tutan bir Morgan Freeman olurdu. Gözlerim sulandı önce biraz, sonra filmle hiçbir alakası olmadan ağladım, insan ihtiyaç duyuyor. Erkekler hiç mi ağlamaz gizli gizli böyle birşeyler biriktiğinde, yoksa hep güçlü durmanın gerektirdiği bir nasırlaşma mıdır ağlamamanın sebebi, merak ediyorum. Boşu boşuna kadınlara atfedilmemiş mi diyorsun (bkz:karı gibi ağlamak).

Seviyorum dramayı, filmlerde de, kendi hayatımda da. Kendimi zor yollara, imkansız ilişkilere sokuyorum devamının iyi olmayacağını da duyumsayarak. Bile bile lades oluyorum bir başka deyişle. Boş hayatımı doldurmuş oluyorum biraz, herkes gibi.

Haftasonumu puzzle tamamlama, sabahtan akşama kadar müzik, arada film ve internet ile doldurmuş bulunmaktayım. Karışık bir playlist’di ama Thievery Corp., Explosions in the Sky, Ben Harper ve Mogwai vardı bolcana. İyi hissettirdi.


Bu hafta bnm için iğrenç geçecek çünkü –dünyada 5000’den fazla business center’ı bulunan- şirketimin CEO’su Türkiye ziyareti yapacak ve toplantısını da maalesef bnm bulunduğum center’da yapacakmış buradaki yöneticiler ile birlikte, pain in the ass diye buna derim, sanki yeterince müdür ile muhatap olduğumuz yetmiyormuşçasına şimdi bir de buna panik ataklı müdür münasebeti eklenecek, en nefret ettiğim durum. İğrençlik 2 de glck haftasonumu sabahtan akşama kadar gerzek müdürümüzün bizim için ayarladığı ilkyardım kursunda harcayacak olmam. 18 saat gibi bir boka tekabül ediyor ki shittiest thing in the world diyorum. Gel ağzıma biber sür!

Haftanın iğrençliğini azaltacak güzel şeyler de var neyse ki! 2. en iyi dostum İstanbul’a gelecek, değişiklik olacak onu görmek. Ama film festivali için taa ne zaman aldığım biletler var, ama o da Polonya’ya gidecek Erasmus goygoyuna katılmak için. ”Niye Polonya?” dedim, ”kızııım her akşam parti yapıyorlarmış orda” dedi, umarım aidis fln kapmaz bu gazla:p
Vee !f başlıyor, biletlerim olmazsaydı yazmak için heyecanlanmazdım, en son katıldığım film festivali de buydu, başka özel durumları da vardır bnm için ama onları yazmak istemiyorum. Fi tarihinde gitmiştim, Emek’de izlemiştim. Çok güzel ve etkileyiciydi. Şimdi Fitaş’a talimizJ

Festivale gelen kitleyi izlemek, gözlemlemek başlıca keyiflerimden olacak. Değişik tipler, hayatların tarzlara yansıma şekli ya da üste bir beden büyük tarzlarJ

En yakın dostum –number 1- sanırım şubat sonunda nişanlanacak, bu konu hakkındaki görüş ve psikolojik travmamı bir başka entry’de yazarım, içim şişer çünkü şimdi yazarsam. Stresi az bir hafta diliyorum, sevgiler. 
Tepkiler:

Kasım 19, 2011

Tam kafa dinlemek için uygunken...

Nadiren de olsa böyle pek birşey yapmaya vaktimin kalmadığı zamanlar oluyor. Ya da vakit oluyor ama kesik kesik, dilimler halinde…İşte tam bu zamanlarda kendimle başbaşa kalabileceğimi düşünüp ona gore action aldığımda birşeylerin o dilimlerin arasından çıkıvermeleri çok sinirimi bozuyor. Tam kederli blues havasına gömülmek istiyorum, evdeyim, dışarının kararmasına şu kadar kalmışken ve odam yeterince karanlık iken, chill-out müzik açıyorum, ayrıldığım erkek arkadaşımla ilgili tüm güzel anılar beynime üşüşüyor-her seferinde bir başka bir ayrıntıyı yakalıyorum hatta, odamda sessizce ağlıyorum kimse duymasın diye, burnumu ve gözlerimi kurulayıp tekrar tekrar başlıyorum seremoniye…derken telefon çalıyor, çalmaya devam ediyor, bakmam gerek, önemli olabilir.

“Do not decide when you are sad”
Verdim bazı kararlar, Amerika’da çalışmak gibi, İstanbul’dan ve Türkiye’den uzaklaşsam iyi olurdu, kariyerim için hiç yoktan birşeyler yapsam ve buraya döndüğümde sevdiğim bir işe ve maaşa ve eve sahip olsam, sonra tekrar onunla karşılaşsam ya da ortak bir arkadaşla ve bnm o an ne kadar iyi bir yerde olduğumdan bahsedilse tanıdıklar arasında, biraz da hasetle tabii…Yapamayacağım düşünülen şeyleri gerçekleştirsem ve aldığım kararlardan gurur duysam…Beni şu ya da bu şekilde eleştiren ya da küçümseyen insanların, söylediği birbirini tutmayan çenebaz olduğunu bir de ben kanıtlasam ne hoş olurdu.

Kusursuz olmasa da fena değildir dişlerim, taş varsa gider temizletirim, diş ipi kullanan azınlıktanım, gargaram bile var. Ama gel gör ki hayatında ağzına bir kez diş fırçası değdirmiş abimin hiçbir problemi olmadı bu konuda. Ne kadar üstüne düşersen o kadar mı problemli oluyor, nedir anlamadım gerçekten.

Benim diş ve dişçi münasebetim ise bitmiyor. İlk kez diş taşlarımı temizlettiğim günü hatırlıyorum da açık kalp ameliyatı gibiydi. Yer yer biri beynime matkap sokuyor gibiydi. Sonra ilk 20lik dişimle uğraştım. Hayatınızdaki ilk çekilecek dişin, yan bir şekilde kemiğe paralel uzanmış bir 20lik diş olması pek talihsizdi tabii ki. Ellerimi kucağımda birleştirip gözlerimi kapattım, yapılanları merak bile etmedim. İki dişçi –bir de değil- 25 dk. çalıştılar, “dilini de dikelim mi” espirisi yaptılar, çıkardıkları bela dişi bana uzattılar kolye fln yapmak isteyebilirmişim diye, ağzımın uyuşmayan tarafıyla o kadar da narsist olmadığımı söyledim. Sonraki 4-5 gün cerrahi sebeplerden ötürü yanağımın içinde kocaman bir erik taşıyormuşçasına dolaştım evin içinde. Rezildi.

Geçen gün de ikinci 20liği çektirmeye gittim, normal bir çekim böyle oluyormuş, çabucak bitti, aynaya bakıyorum ve yaratığa benzemediğime şükrediyorum bu seferlik. Bazı insanlar gerçekten şanslı oluyorlar ama bu konuda, tüm hayatları boyunca 20lik diş diye birşey duymuyorlar bile. Düşman başına diyorum…
Tepkiler:

Kasım 15, 2011

Giden sevgilinin ardından...böhü

“Biri sizi terk ettiğinde, onu özlemenin, birlikte kurduğunuz küçük dünyanın yok olmasının ve her şeyin size onu hatırlatmasının ötesinde, en kötüsü, sevdiğiniz adamın sizi denediğini ve size göre makul olan her şeye REDDEDİLDİ damgası vurduğunu düşünmek. Bu durumda nasıl kendinize olan güveninizin tost gibi ezilmediğine, pestil haline getirilmediğine inanabilirsiniz ki?”

Onun beklentilerinin altında kalıyormuşum ve daha bir sürü zırva…Ben de ona böyle biriyle ilişki yaşamaya devam etmek isteyip istemediğini sordum, "hayır" dedi,  "ayrılacağız o zaman" dedim.

Onun beni sevdiğini ve geri adım atacağını düşündüğüm için bir sms gönderdim 24 saat sonra, cevap gelmedi, ölü var sanki karşımda. İnsan dayanamaz, sarkastik de olsa bir şeyler yazar diye düşündüm ama olmadı.

Ayrılığın ilk safhasında üzüldüm, hüngür hüngür ağladım, iştahsızdım, az uyuyordum vs. İkinci safhada sinirlendim, nefret etmeye çalıştım, onun en çirkin fotoğraflarına bakıp kendime kızdım bununla birlikte olduğuma inanamıyorum gibilerinden veya aklımda tutmaya çalıştım aslında hep görmezlikten geldiğim onun en sevmediğim yanlarını.

Düşüncelerimi ondan ayırmak çok zordu-ki hala zor ama yavaş yavaş ilk zamanlardaki şiddeti azalıyor. Ağlamaktan hasta olacağımı düşündüm. Bir de birşey yiyememekten… Yediğimden tat alamıyordum. “Neden yiyeyim ki tat vermiyorsa” dedim.

Ondan ayrıldıktan sonra hayatım, renkli TV’den siyah-beyaz TV’ye geçmek gibiydi. Canlılığını yitirmiş, solgun, nostaljik anılar silsilesi…

Onun başka biriyle çıkabileceği ya da yatabileceği düşüncesini aklıma getirmemeye çalışıyorum, çünkü böyle bir durum beni, kullanılıp sonra da çöpe atılmış, değerini yitirmiş eşya pozisyonuna düşürürdü.  

“Eski sevgililer hiç kimseyle birlikte olmamalı, kesinlikle evlenmemeli, sonsuza kadar bekâr kalıp istediğinizde dönebileceğinizi bildiğiniz erkekler olmalıdır. “

En yakın arkadaşımın, çoğu şeyini anlattığım ex-aşkım hakkında beni teskin etmesi, tavsiyeleri, kesinlikle yapmamam gereken “cız” noktaları özellikle kafama kazımaya çalışması bana gerçekten yardımcı oldu. Gerçi best friend’imi dinlerken hala onun benden bu  nasıl vazgeçebildiği ve hala seviyor olabileceği düşüncesi kafamın bir köşesindeydi. Ama geriye dönüş olmuyor belli bir yerden sonra. Toparlanmak gerektiğini anlıyorsun, hırsla kendine geliyorsun. Hayata onsuz da devam edebildiğini kanıtlaman gerekiyor. Bir takım –kendin için- radikal değişikliklere girişiyorsun bir sure için de olsun oyalanmak ve focus amaçlı.

Geçiş dönemindeyim işte, herkesin başına geliyor. Şöyle bir gerçeği farkettim ki 15 gündür hiç kahkaha atmadım, ne kadar kötü. Yaşayan ölü kıvamı…Yaraya zaman basacağız Sertab’ın dediği üzere.

NOT: Koyu puntolu 2 paragrafı “Bridget Jones’un Günlüğü” kitabından aldım. Özellikle sağlam erkek düşmanı olan Sharon’ın cümlelerini tekrar tekrar okuyorum rahatlatır diye.
Tepkiler:

Kasım 08, 2011

Amaçsız Yaşıyorum

“Yaşam, yaşamak için onca çabaya değer mi? Bir başka deyişle yaşamı yaşamaya değer kılan tam olarak neydi?” Jonathan Safran Foer (Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın)

Kitapta okuduktan sonra düşündüm ben de yaşam amacımı, hayatta gerçekten ne yapmak istediğimi, nereye ulaşmaya çalıştığımı…Başta aklıma hiçbir şey gelmedi açıkçası, ”öleyim ben bari” dedim ama pek bir karanlık geldi bu düşünce. “Ee yaşasam”a kaydım doğal olarak.

“10 yıl sonra/içinde kendinizi nerede görüyorsunuz? Bana kısa ve uzun vadeli planlar ve hedeflerinizden bahseder misiniz?” (Klasik mülâkat sorusu. Ve benim her zaman bu klasik sorulara verilecek yalanlarım mevcuttur. Çok yalan söylerim ben iş görüşmelerinde. İşe yarıyor, gerçekten bak! Elinde zaten iş yoksa kaybedecek neyin var ki o sıkıcı görüşmede?)

“10 yıl içinde kendimi zengin, hoş, bana deli gibi aşık bir adamın karısı olarak emrimde çalıştırdığım insanlara kötülük yaparak geçiriyor olacağım” demek ve insan kaynakları kızının (bugüne kadar karşılaştıklarım hep bağyandı çünkü. Erkek hemşire kadar değişik bir durum erkek ik uzmanı ile karşılaşmak) şaşkın bakışlarını farkederek soruya şu cümleyle nokta koymak istiyorum: “Gerçekten çalışma hayatı, iş stresi vs. ile kendimi yıpratacağımı düşünmüyorsunuz, öyle değil mi?”

Yaşamak mevzuu ile ilgili şahsi fikrime gelince: Bence tesadüfen doğduk ve öylesine yaşıyoruz! Aha bu cümlenin altına da imzamı koyarım:p Eğer hayatta çok güzel şeylerin bizi beklediğine dair bir inanç ve beklentimiz varsa, ve madem hepimiz o kadar optimist çiçek ve böcükler isek neden etrafımızda ve ülkemizde ve dünyamızda bir sürü karamsar insan var? Bu kadar iyimserlik ve güzel duygularla ve umutlarla çok daha iyi bir durumda olabilirdi şu an insanoğlu?!

Zevk aldığımız şeyler için yaşadığımızı varsaysak? Sevişmek, güzel bir yemek, spor yapmak…sadece bunlar için de yaşamak yeterli gelmedi bana. Ne yani bağımlılık hatta hedonizme mi indirgeyelim o kocaman yaşama sebebi sorunsalımızı, yok olmaz öyle şey.

Dediğim gibi aslında sadece yaşamak için yaşıyoruz, yapacak daha iyi birşey gelmiyor aklımıza, zaten fazla bir seçenek de yok: yaşamak vs ölmek.

Bu tekdüzelikten sıkılınca da hayatımıza renk gelsin diye sevgili oluyoruz, yemek yapmayı öğreniyoruz, evleniyoruz, çocuk ya da köpek yavrusu evlat ediniyoruz (ben köpeği tercih ederdim şahsen), boşanıyoruz, İspanyolca kursuna gidiyoruz, kendine yardım kitaplarına sarıyoruz, temizlik yapıyoruz…vs. Hep belli bir süre zarfını doldurmayı amaçlıyoruz. 24 saati yani. Daha sonra haftalar ve bir ay, ve aylar…Geriye dönüp bakınca da “vayy be 1 sene nasıl da geçmiş” diyoruz. Tüm yaptıklarımız o süreyi doldurabilmekle alakalı.

En kısa vadeli hedefim bu günü tamamlayabilmek..
  Kısa vadeli hedefim haftayı canlı çıkarabilmek…
  Orta vadeli hedefim 1 aylık sürede kendime zarar vermemek…
  Uzun vadeli hedefim 1 Ocak’a kadar Şeker Kız Candy transformasyonumu   tamamlamak!”

Realistik düşündüğüm için bağışlayın beni, en zayıf olduğum nokta budur. Ama takdir edersiniz ki 1 yıl da çok uzun bir süredir.
Kendimi en güçlü gördüğüm nokta ise, anladığınız üzere, planlı davranış alışkanlığımdır. Önümüzdeki bir yılın planı bellidir bnm için. Günler dolu geçmezse olmaz. Dolacak, ama öyle ama böyle dolmak zorunda. Yoksa ne yaparım ben?
Her sene hedeflerim 31 Aralık gecesi resetlenir, Cnbc-e’de Victoria’s Secret şovun başlamasıyla da tekrar hayata geri dönerim.
Kısacası şirketiniz için değerli bir asset olacağımı düşünüyorum.

*****sessizlik******

“Teşekkürler, biz sizi ararız.”
“Asıl vakit ayırdığınız için ben teşekkür ederim.”


PS: Şu sıralar iş aradığımdan dolayı konunun içine sızıverdi kabusum. O sebepledir yani.

Tepkiler:

Ekim 17, 2011

2 haftadır işsizlik durumuna dair söylenesi birkaç şey...

Neler Öğrendim?
  • Kendime pek bir güveniyormuşum.
  • Daha bir b.k olmama zaman varmış meğersem.
  • İşten ayrılırken vedalaştığım insanlara s.ki t.aşağına denk rahatlıkta söylenen "yeni iş mi, yooo bulmadım ki, sadece artık burada çalışmak istemediğime karar verdim" gibilerinden özgür iradeli ve aşırı özgüven sahibi cümlelerin g.tümde patlaması pek şık oldu doğrusu!
  • İş bulma sitelerindeki eleman ilanları meğerse her zaman ihtiyaca yönelik değilmiş, ne olmaz ne olmaz diye ellerinin altında bir sürü cv koleksiyonu yapmak içinmiş.
  • Zorda kalındığında CV'ye birkaç beyaz yalan eklenebilirmiş.
  • "Bir kere de canımın istediği gibi yapiyim, yeni bir iş ayarlamadan basıp gidiyim, tüm iş bulma süreci spontane gelişsin" didim, demez olaydım!
Kendimi kısa bir süreliğine de olsun idare edebilcek param var kenarda, kimseye yük olmamaya çalışıyorum (ailemle pek iletişmiyoruz, o yüzden işi bıraktığmı bilmiyorlar. Erkek arkadaşım da bnm iş bulma sitelerine harcadığım saatleri görmezden geliyor, başka birşey yapmadığım ve gün geçtikçe tembelleştiğim konusunda beni inanılmaz eleştiriyor, moralim bozuk zaten! Ağız tadıyla "niye iş bulamıyorum istediğim gibi" demem yasak, beklentilerim acayip yüksek olmamasına karşı... Ama bnm aklıma o başvuruların sonucunu beklemekten başka birşey de gelmiyor.

Bir de -gene iş bulma mevzuu ile igili- şöyle bir problem var: İşsiz olduğunu bilen eş/arkadaş/sevgili sana kıyak geçmek içn sektörden bir tanıdığına CV'ni yollattırır. Sen de büyük değil kocaman bir beklenti içine girersin bakalım hangi şirketten arayacaklar diye. Günün birinde ararlar öylesine bir şirketten, ....kişisinden bnm CV'mi aldıklarını söyler ve ön görüşmeye çağırırlar, ama zerre kadar o şirkette çalışmayı istemeyen ben, kibarca o işyerinin bana uzak olduğunu ama başka bir şubeye CV'mi yönlendirmeleri halinde memnuniyet duyacağımı söylerim. Sonuç: Hem o nüfuzlu kişiye karşı ben rezil olurum, hem beni ona öneren kişi rezil olur, böyle bomb.k bir durum ortaya çıkar. Ve tüm suç, CV'mi sırf "yaptım" demiş olmak için keko yerlere gönderen o nüfuzlu kişi değil de götünde donu olmayan ama hala nasıl bir kendini beğenmişlikle o işi reddeden ben oluyorum, gel de sinirlenme!!

Neredeyse telaşlanmaya başlayacağım lan iş yok diye, işin kötüsü ne biliyor musun? Eski işyerimden birilerinin bana tel. açıp da "naber yaa, nasıl gidiyor, buldun mu iş, aaa bulamadın mı, hani sen işsiz kalmazdın, bulurdun hemen" diye dalga geçme ve dedikodu süreçlerini kapsayan bir döngüye dahil olmak!!!!

Ben moralim düzgün olduğunda yazacağım gene ama şimdi paylaşacak pek neşeli birşeyler gelmiyor aklıma maalesef. Görüşürüz sanal insanlar!
Tepkiler:

Temmuz 25, 2011

Daha yeni dinliyorum!

Fatboy Slim - Live on Brighton Beach

Aman yareppim bu kadar güzel olamazzz! Gerçek olamayacak kadar güzel. Amcamın bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum, düşünemedim. Gelmez ki lan bu saatten sonra buraya gibilerinden negatif şeyler var an itibariyle kafamda.
Tepkiler:

Temmuz 22, 2011

Al işte geldi yaz, b.k varmış gibi

Bol buzlu ice tea beyin hücrelerimi aşırı ısınmaya karşı koruyor neyse ki. Yoksa sıcaklar ve sivrisinekler yüzünden cinnet geçirmem an meselesi. Evde ice tea yapabilmek güzel birşey. Yakında kendimi geliştirmem gerektiğine kanaat getirip sorbe yapmaya başlayacağım.

Nefret ediyorum yazdan. Bi tek festivaller kısmını seviyorum. Rock'n Coke'a gittim geçen hafta, 2. gününe aslında. Hezarfen'in taaaa anneannesinin nikahında olduğunu bilmiyordum, evet evden vakitli de çıkmamış olabilirim, Athena'nın anca son parçasına yetiştiğim için hayıflandım gene de. En çok izlemek istediklerim Thievery Corp. ve Moby'ydi, ama Mogwai'nin bu kadar güzel olacağını da düşünmemiştim. Hatta Moby pek bi tırt geldi. Programların çakışması gerçekten sinir bozucuydu. Mogwai bitmeden Travis'e de bakalım dedik ama bakmasak da olurmuş. Thievery'e geçtik, ve ben inanılmaz eğlendim, dans ettim, keyiflendim. Festivalin bnm açımdan en iyi performansı olarak nitelendirilebilecek olan kısmıydı. Haa bi de lunaparkda vortex diye bişeye bindik, havada baş aşağı takla durumunda falandık, üç buçuk atarken bünye deli gibi çığlık attım:)) O dalgadan indikten sonra hiçbirşey olmamış gibi bira almaya gittik:)

Moby başlamıştı ama Thievery bitene kadar kaldık Vodafone sahnesinde. Moby'den acayip birşeyler bekliyordum sanırım, evet ışıkları ve ses düzeni iyiydi ama pek gaza getirmeye yetmedi. Solist hatunun çok acayip bir enerjisi vardı, söylemeden geçemeyeceğim. Herşarkı sonunda Moby abimizin 4-5 kere "thank you"larını tekrarlaması, ne festivalin ne şehrin ismini bir kez bile söylememesi bana battı açıkçası. Bis gibi birşey de talep etmedik zaten. Festival sonundaki ulaşım çilesinden, arabamızın yolda kalmış olmasından vs. söz etmek istemiyorum.

Güzeldi ama günün geneli, boşa gelmişiz gibi hissetmedik. Çadır olayı keyifli olurmuş hatta. Millet hasırları, örtüleri yere sermiş pişbirik oynadı, bikini üstü ve şortlarıyla keyif bekçisiymiş gibi file kumaş sandalyelerinde oturup sahneyi izlediler ellerinde bira bardakları ve kafalarında şapkalarıyla. Hatta pusette çocuk gezdiren bir aile bile vardı, görülesi!

Bu c.tesi Paul Oakenfold, pazar da Calvin Harris çalıyor olucak şehrimde ama gitmem gibi geliyor. Kaçtım şimdilik, bilgisayar bile çok sıcak. Kafamı buzluğa sokmaya gidiyorum.
Tepkiler:

Temmuz 16, 2011

Adamın biri bir gün yolda yürürken...

hakkkk-tuuuu diye güzelim yeşillikler ve huzur dolu, bahçesi yolun kenarında olan evin hudutlarına pisliğini saçıverse....kendini medeniyetin girmediği allahın dağında sansa....aynısı kendi evinin bahçesine yapılsa kimbilir neler yapardı? Evet sayın okuyucular, gün geçmiyor ki öküzlük çağ atlamasın ve biz de her seferinde ambale olmasak, olayı karşı kaldırımdan ağzımız beş karış açık izlemesek, "ananı avradını senin..." diye sövmesek....Halbuki bize ne, çevir kafanı geç, sinirlendiğimle kaldım işin kötüsü. Ben bahçemdeyken ya da evimin penceresinden içeri dolan serin akşam esintisiyle keyiflenmeye başlamışken yoldan geçen HAYVANOĞLUHAYVANın biri bnm güzel bahçeme beton sertliğinde balgamı yapıştırıverse ya. Tartışma değil bildiğin kavgaya davet. Yolabilirim, amca mamca tanımam, kayarım ben buna:))
Tepkiler:

Temmuz 09, 2011

"Tutunamayanlar"ı bitirdim başladıktan 250 yıl sonra!!

Bir oturuşta sonunu görebileceğim bir kitap olamadı maalesef. Belki de zamanlama hatası. İçimdeki Selim Işık'ı gördüm ve bu eserden sonra sanırım hep bir parçam olarak kalacak o. Aslında farkettiğim ama isimlendiremediğim bir şeydi, o şeyin adını buldum artık en azından. Tutunamayanlar olduklarını iddia edenlerin bu kitabı okuduktan sonra anında triplere girmesi muhtemel. Peki o çürükleri aralardan temizlemek nasıl mümkün? Hem bizleri aralarına almayıp hem de yağmurlu bir akşam oturup evde tek başlarına şarap içerken depresif bir modda, kendilerini bu kitaba yakın bulmalarını istemiyorum.
Tepkiler:

Üstad Bernard Shaw ne demiş?

"Life isn't about finding yourself. Life is about creating yourself"

Mr Shaw'ın yumurtlamaları pek meşhur, laf sokmaları da öyle. Ne kadarı gerçek ne kadarı onun ağzına başkaları tarafından yapıştırılmış bilemiyoruz tabi ama öyle birkaç arkadaşım olsun isterdim. Bir tane var ama uzakta o, pek yüzyüze görüşemiyoruz. Istanbul'da yaşamak zor ama ilişki sürdürmek de bir o kadar zor. Aynı şehirde olduğu halde iki insan ayda bir bile görüşemiyor, neden? Çünkü öyle mesafeler var ki taaaa olmuş anneannesinin nikahı!
Alternö bir kanka bulsam, beni sosyal saplıktan kurtarabilir miydi la?
Tepkiler:

Temmuz 05, 2011

Fest.den Sonra

                                                                HEHEHEHEHEEHEE

1.GÜN
C.tesi çıktım işten, eve gidip dinlendim, duş muş vs. Kolay değil 8 saat ayakta çalışıp bi de gidip orada bilmem kaç saat tabanlarının üzerinde durmak. Couchsurfing'de millete 8de şu noktada buluşalım dedim ama ben geç kaldım! Neyseki tel.imi yazmıştım da msj attılar bana 8.30a kadar bekleyeceğiz diye, sevindim pek. Gittim ve tanıştım milletle, neyse bir süre beraber takıldık, sonra gruptan 2 kopma olduysa da ben çoğunlukla takıliyim didim. Tanımadığım birsürü insanla tanışma olayı bnm için yüzme bilmeden sadece gözlerini kapatıp denize atlamaya benziyor.
Happy Mondays'i sondan yakaladık, Manic Street Preachers'ı izledik, baktık çalınan parçaların çoğunu bilmiyoruz, dedik oturalım çimlere, bira içtik ama tuvalet olayı yüzünden pek içemedim, sıra felaket, koku desen daha da felaket. Manics bizim bildiğimiz "Know Your Enemy" albümündeki parçalarını sona saklamış, neyse güzel çaldılar bence, iyi ki gelmişler.
Sonra parti çadırına gidip "Oldies but Goldies"e katılalım dedik, yarım saat fln anca kalmışızdır, ölmeden çıksak fena olmaz dedik. Sigara dumanı, oksijen azlığı, DJ'in sadece bir şarkıdan diğerine geçerken gösterdiği DJ performansını eleştirmemiz ve son olarak da 3-4 dk. müziğin kesilmesi -technical difficulties- sonucu biz disconnect olduk:)) Servislere binip taksime yollandık. Bambi atıştırmasından sonra dağıldık. Pek para harcamadım, şaşırtıcıydı. Sabah 7.30da işbaşı yapmak çok can sıkıcıydı.

2.GÜN
Bugün daha da erken gittim, 2.gün öncekinden kalabalıktı çok bariz bir şekilde, ee Suede geliyor, doğaldır. Dünkü elemanlarla buluştum gene, güneşin altında Cake'i izledik, bitti konser oturduk bir bira içmeye. Editors -en izlemek istediğim gruptu fest.de kendileri- şahane şahane şahaneydi. Tom Smith'i izlemek büyük bir zevkti. O nasıl tok, bariton bir sestir arkadaş, eşsiz. Yanımdakilerin Suede sahneye çıkmadan önce şöyle dediklerini duydum: "Bak Editors'u hiç bilmiyorduk, ne kadar eğlendik" Efferim bebeler, takdir edin efendileri!



Festival alanına fotoğraf makinası almaya karışmadığı için yetkililere buradan teşekkürü bir borç bilirim.

Vidyoları ekleyemicem- ki fotolar bile yeterince vaktimi aldı.

Editors'dan sonra "yerimizden ayrılmayalım, hazır önlerdeyiz, bulamayız bir daha haaa" diyerek sıkışmış mesanem, susamışlığım ve acıkmışlığımla Suede'i bekledim. Artık belim o kadar ağrımaya başlamıştı ki dayanamadım "ben çöküyorum" dedim ve mal mal ayakta bekleyenlerin arasında bağdaş kurdum yere arkadaşla. Hayır yani ayakta bekleyince daha erken çıkmayacak grup ya da böyle acayip mucizevi bir durum olmayacak, garip garip bakıyorlar bi de, cık cık cık...

Umarız dedik sahneye geç çıkmazlar, netekim gecikmeden de çıktılar, bizi bizden almakla kalmayıp Madchester dolu bir tüp solumuşçasına havaya soktular. Brett Anderson yaşlı diyenlerin alnı karışlanaaaaa....
Benden enerjikti Brett aka coolest frontman, terden sırılsıklam olmuş gömleği, "many thanx"leri, çekirge misali bir sahnenin sağında bir solundaydı, eminim küçük bile gelmiştir o alan ona. Gözlerimi ayırmadan izledim, bir daha izleyememe olasılığına karşın zihnimi görüntüler ve şarkılarla doldurdum. Tanrım o kadar güzeldi ki sesi, çok farklı ve varyasyonlarla dolu. Taklit etmesi çok güç. Bir o kadar artistik. O kışkırtıcı hareketleri unutmayacağım. Neil ne kadar asık suratlı ve küstah bakışlıydı, farkedilemeyecek gibi değildi. Mat Osman pek eğleniyor göründü bana, keyifli ve cool, sakallar fln dağınık, gideri yüksek!!

Bir an aklımdaki tek şey şu oldu: "Müzik dünyadaki en güzel şey olmalı!"
Ertesi gün işte "because we're young" diye mırıldanıp durdum.

Suede'den sonra acayip merak ettiğimiz için 3D Novak Disco'ya bakalım dedik, girişte 3 boyutlu gözlüklerimizi taktık, içerdeki güzel müzikle vakit geçirdik biraz, bir dahaki 3D Novak etiketi gördüğüm ilk etkinliğe katılmak şart olmuştur, hem müzikler hem de görseller HARİKAYDI!!! Ama belim fenaydı hakkaten.

Ertesi gün epey bir uyudum hatta kalkığımda bile yorgundum. Mesai 17.30daydı ama 16.00da katılmam gereken bir toplantı vardı, ürün tanıtımı gibi birşey. Es geçtim. Takıldılar gün boyu bana gelmediğim için, "ne öğrendilerse artık cahilliğimle alay ettiler. Mesleki gelişim toplantıları düzenlemeyi düşünüyormuş supervisor'ım, "şarap, peynir, ıvır zıvır" alanlarında, dedim "o toplantıyı da rock'n coke'un ertesi gününe koy ki kaçıriyim gene", güldü.


Bitiriyorum, son ne dicem, taksime dönmek için servise bindiğimizde tam oturduğum koltuktaki yerde, dergi konulan yerde ne buldum? Festival posteriiiii:)) Sapsarı, astım odaya:) Nerden bulurum acaba diye düşünmüştüm de ayağıma geldi işte. Sadece o rüzgargüllerinden bulamadım, hoşuma gitmişti epiy. Neyse, görüşürüz millet.
Tepkiler:

Temmuz 02, 2011

Fest.den Önce

Çok yorgunum, hem iş hem de uyku düzenimin p.ç olmasıyla alakalı. İşten geldikten sonra 2 saat uyuyorum mutlaka. Bugün onu yapamam çünkü One Love var. Bi de netten buluşacağım arkadaşlarıma-ne çabuk arkadaş diyorum ben de- "Şu noktada saat 8'de buluşalım" dedim, kimsenin yanıt vermesini beklemiyordum ama herkes "ok süper 8de görüşürüz" fln yazmaya başladı, şaşırdım, içimden böbürlendim "tabii yaa biliyoruz bu işleri" gibisinden:) Yarın da işe uykusuz gideceğim, az da hangover olur belki, ve o halde akşamı nasıl çıkarırım bilmiyorum çünkü asıl bomba gruplar yarın. Gencim ben ama , enerjimin bitmemesi gerek, yerimde durduğum her an kayıp bnm için. Happy Mondays dinleyelim bakalım bugün:) Bir de dehşet merak ediyorum o tiplerin (potansiyel arkadaşlarımın:)) nasıl olacaklarını...
Tepkiler:

Haziran 27, 2011

Atlet don oturuyorum yatağın ortasında, uyumam gerek.

Kendimi Aytek'e benzettim tip itibariyle bir an:))) Gülüyorum şu an, paylaşmak istedim:)

Az önce yazdığım entry'deki gibi fringe-dondurma ikilisi keyiflendirmedi beni çünkü fringe'in 2.sezon 9.bölümünü izledim, midem kalktı, bir elimde dondurma kabı diğerinde kaşık kalakaldım, yiyemedim bile. Erimiş dondurmayı tekrar dolaba attım. Kitap okuyayım bari, evet evet, "Sodom ve Gomorra"yı ne zaman okumaya çalışsam uyuyorum, bir cümle yarım sayfa olursa tabi.
Tepkiler:

Mehmet Günsür'ü koymayın bir kere de aşık rolüne arkadaş...

Yemin ediyorum, ülkedeki bayanların beklentileri yükseliyor karşı cinsten. Sadece fiziksel olarak değil - uuuuu beybi taş gibi meaşallah, kimse laf edemez tabe- ama bir de oynadığı rolü kendisine yapıştırdığımızda bütün iyi "en"ler onda toplanıyor. Onun fotolarına bakıp derin derin iç geçirmeler mi dersin, onun gibisini buluncaya kadar kimseyi hayatına almama kararı alanlar mı dersin, bloğunda ondan bahsedenler mi, daha ne türevler çıkar kimbilir... Evet sonunda "Aşk Tesadüfleri Sever"i izledim ve onun akabinde de yazasım geldi. Yazmak ne kelime, insanı şair yapar bu herif, her seferinde görünmeyen bir bıçakla kalbini deşer durursun. Yaşlanmıyor da maalesef ki en azından "gençliğinde baştan çıkarıcı şeytan kostümü giyerdi" diyelim. Evlendi, çocukları oldu, şudur budur ama yıpranmamış görmeyeli. Deli ediyor beni; her iki anlamda da!

Filme gidenlerden duyduğum en common şey "biz ağladık" lafıydı. Dram seven biri olarak "biz ağladık" lafına tav olmalı mıyım kestiremedim çünkü R.İvedik izleyip "yarıldık gülmekten, harika!" diyen tipler de var. Filmi sinemada izlemediğimden de olabilir, yoksa başka insanlarla bakış açımızda ya da duygu hücrelerimizin çalışma şekli arasındaki farklılıklardan da kaynaklanıyor olabilir: Ağlamadım! Gözüme toz da kaçmadı. Üzerime, tam da göğsümün üzerine birşey oturdu yalnızca, ve ben de bu blues duygusundan uzaklaşmak için herşeyi yapıcam birazdan. Dondurma tüketip Fringe izlesem ve Dr. Bishop'un garipliklerine sırıtsam belki bir yararı dokunur. Filme 10 üzerinden 7 virdim gitti.
CouchSurfing'de bissürü kişi var One Love'a gidecek. En iyisi onların araına karışıp duygusal ve sosyal sorunları olmayan dengeli, neşeli, uyumlu bir 25 yaş insan portresi çizmek. İşin güzeli mesaimi saat 4.00'de bitecek şekilde ayarlattım. Kötü haber ise camış gibi eğlenip, içip, yorulduktan sonra sabah 7.30'da mesaiye başlamak!!!
Tepkiler:

Haziran 22, 2011

İş yeri hekimi denen figür cenever değilmiş

Bugüne kadar işim düşmediğimden olsa gerek, duyduklarım ve kafamdaki zırvalardan ibaretti iş hekiminin fonksiyonu. Sonuçta önüne gelene rapor verse, işgücünde azalma olur, aksaklıklar baş gösterir, o da bu sebeple domuzluk yapar, hastaysan da rapor yazmaz....vs. Bizimkinin iyi olduğuna kannat getirmem bugün bana istirahat yazıp eve göndermesinden.

Dün bi arkadaşla -ne bok yemeye- aç karnına biraları içip üzerine Bambi'nin acılı burgerine dadanınca, orada istifra etmekle kalmadım (kılık değiştirip giderim bi dahakine artıh), takside eve giderken poşetin içini doldurdum, öğlen gözümü açıp banyoda boş midem yüzünden boş boş öğürdüm. Banyo yapmadım, bari saçımda kusmuk olmasın diye aynada hayalet suratıma bakarken "işe gitmesem mi" diye düşündüm, sonra da o düşünceyi kafamdan hemen uzaklaştırdım. Devlet hastanesine gidip rapor almak çok zahmetli göründü, "nasıl olsa akşam iş olmuyor" tesellisiyle sürünerek taksiye bindim, sırtımda biri oturuyormuş gibi dolandım bi yarım saat barda. Sonra HR departmanından güzel hatun iş yeri hekimimizin bugün otelde olduğunu ve gidip görmemin faydalı olabileceğinden bahsetti. Adam beni görünce "kağıt gibi beyazsın" dedi, tansiyonumu ölçtü, şikayetlerimi dinledi, bulantı için haplar verdi, reçete yazdı fln. Yabancı birisinden şevkat ilgi görmek ne güzelmiş la:))

İzni aldıktan sonra sanki işyerine rövaşatadan gol atmış gibi hissettim:))

Şanslıyım ayriyetten, özel sağlık sigortam var, 17 liralık ilacı 3 liraya aldım:)

Neden hangover'ın etkisi bu kadar uzun sürdü onu anlamadım ama. Eskiden -hem de defalarca- gece sünger gibi içip 3 saat uykuyla işe gelirdim. Kafein alımından sonra günü sağ salim tamamlardım. Yaşlanıyor muyum ne?
Tepkiler: